Karar Bülteni
AYM Fırat Budak ve diğerleri BN. 2021/22804
KARARIN KÜNYESİ
| Alan | Değer |
|---|---|
| Mahkeme / Bölüm | Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm |
| Başvuru No | 2021/22804 |
| Karar Tarihi | 23.10.2024 |
| Dava Türü | Bireysel Başvuru |
| Karar Sonucu | İhlal |
| Karar Linki | AYM Kararlar Bilgi Bankası |
- İdarenin hizmet kusuru iddiaları mahkemelerce esastan incelenmelidir.
- Tazminat talepleri sadece sosyal risk ilkesiyle reddedilemez.
- Öngörülebilir risklere karşı idarece makul tedbirler alınmalıdır.
- Etkili başvuru hakkı her zaman yaşam hakkıyla bağlantılıdır.
Bu karar hukuken, idarenin sorumluluğunun doğabileceği toplumsal terör olaylarında mahkemelerin inceleme yükümlülüğünün sınırlarını son derece net bir şekilde çizmektedir. Anayasa Mahkemesi, idarenin hizmet kusuruna dayalı tazminat taleplerinin sadece genel geçer sosyal risk ilkesi çerçevesinde geçiştirilemeyeceğini, olayın önlenebilirliğine dair esastan bir inceleme yapılması gerektiğini açıkça vurgulamıştır. Bireylerin anayasal haklarının korunması, idari yargı mercilerinin uyuşmazlığın köküne inerek idarenin eylemsizliğini veya ihmalini sorgulamasını zorunlu kılmaktadır.
Karar, devletin pozitif yükümlülükleri kapsamında, önceden bilinen veya bilinmesi gereken tehlikelere karşı makul tedbirlerin alınıp alınmadığının yargısal denetimde mutlaka tartışılması gerektiğini ortaya koymaktadır. İdari mahkemelerin, idarenin kusur sorumluluğuna ilişkin iddiaları tamamen cevapsız bırakması bireylerin hukuki koruma kalkanını zedelemektedir. Teorik olarak var olan bir başvuru yolunun pratikte de etkili sonuçlar doğurabilmesi, iddiaların ciddiyetle ve esastan ele alınmasına bağlıdır.
Benzer davalarda bu kararın emsal etkisi son derece büyüktür. Özellikle toplumsal olaylar, terör saldırıları veya kitlesel mitinglerde meydana gelen zararların tazminine yönelik yargılamalarda idare mahkemelerinin standart ve matbu ret kararları vermesinin önüne geçilecektir. Mahkemeler, bu emsal karar sonrasında uyuşmazlıkları değerlendirirken idarenin hizmet kusurunu ve sorumluluğunu daha detaylı bir biçimde analiz etmek zorunda kalacaktır.
Uygulamadaki önemi açısından bakıldığında, vatandaşların terör mağduriyetine dayalı tam yargı davalarında idarenin ihmali ve kusurunun daha şeffaf bir şekilde yargılamaya konu edilmesinin yolu ardına kadar açılmıştır. Bu durum, kamu makamlarının güvenlik tedbirleri alma konusundaki hassasiyetini artıracak ve devletin hukuki sorumluluk bilincini pekiştirerek mağdurların adalet arayışındaki etkili başvuru hakkını daha güçlü bir biçimde güvence altına alacaktır.
UYUŞMAZLIĞIN KONUSU
Uyuşmazlık, 2015 yılında Ankara Garı önünde meydana gelen kitlesel terör saldırısı ve canlı bomba eylemi neticesinde yaralanan Fırat Budak ve diğer başvurucuların, olayda güvenlik zafiyeti bulunduğu iddiasıyla İçişleri Bakanlığına karşı açtığı tam yargı davasından kaynaklanmaktadır. Başvurucular, idarenin miting öncesinde gerekli güvenlik tedbirlerini almada ağır ihmali bulunduğunu, istihbarat eksikliği nedeniyle böylesi büyük bir saldırının önlenemediğini belirterek maddi ve manevi zararlarının tazminini talep etmiştir. Ancak davaya bakan idare mahkemesi, devletin kusur sorumluluğunu ve idarenin saldırıyı önleme noktasındaki olası ihmali iddialarını derinlemesine incelemekten kaçınmış, uyuşmazlığı yalnızca sosyal risk ilkesi çerçevesinde değerlendirerek davayı neticelendirmiştir. Başvurucular ise bu yüzeysel inceleme tarzının ve kusur iddialarının cevapsız bırakılmasının hak arama özgürlüklerini kısıtladığını savunarak Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yoluna gitmişlerdir.
HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR
Anayasa Mahkemesi, bu başvuruyu incelerken hukuki dayanak olarak öncelikle Türkiye Cumhuriyeti Anayasası m. 17 kapsamında güvence altına alınan yaşam hakkını ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası m. 40 ile güvence altına alınan etkili başvuru hakkını merkeze almıştır. İlgili kurallar uyarınca, devletin egemenliği altındaki her bireyin yaşamını koruma yönünde anayasal bir yükümlülüğü bulunmaktadır. Bu yükümlülük, devletin sadece kasıtlı ve hukuka aykırı eylemlerinden kaçınmasını değil, aynı zamanda kişilerin yaşamlarına yönelik gerçek ve yakın bir tehlike söz konusu olduğunda bu riski bertaraf edebilecek makul ve pratik tedbirleri ivedilikle almasını gerektiren pozitif bir ödevi de kapsamaktadır.
İdari yargılama hukukunun yerleşik içtihatlarına göre, idarenin eylem ve işlemlerinden doğan zararlardan hukuki sorumluluğu genel olarak kusur sorumluluğu ve kusursuz sorumluluk olarak sınıflandırılır. Sosyal risk ilkesi, kusursuz sorumluluk hâllerinden biri olup, toplumun genelini hedef alan terör olaylarında ortaya çıkan zararların, idarenin doğrudan bir hizmet kusuru bulunmasa bile toplumca paylaşılarak tazmin edilmesini güvence altına alır.
Ancak anayasal doktrin ve emsal kararlar ışığında, idarenin bir olayda güvenlik veya istihbarat zafiyeti gösterdiği yönünde ciddi bir hizmet kusuru iddiası mevcutsa, derece mahkemeleri uyuşmazlıkta ilk olarak kusur sorumluluğunun bulunup bulunmadığını incelemekle mükelleftir. Toplumun genelinin yaşamını tehdit eden gerçek ve yakın bir saldırı riskinin idarece bilindiği ya da bilinmesi gerektiği ileri sürülüyorsa, idarenin bu öngörülebilir riski engellemek için makul tedbirler alıp almadığı adli denetimde tartışılmalıdır. Aksi bir tutum, tam yargı davası yolunu etkisiz kılmaktadır.
SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER
Somut olayda başvurucular, Ankara Garı önünde gerçekleşen canlı bomba eyleminde yaralanmalarının ardından idarenin hizmet kusuruna dayanarak tam yargı davası açmıştır. Davacılar tarafından, uyuşmazlığa bakan idari yargı mercileri önünde çok açık bir biçimde idarenin güvenlik ve istihbarat zafiyeti içinde olduğu, gerçekleştirilecek olan saldırının öngörülebilir bir risk barındırmasına rağmen idarece gereken koruyucu önlemlerin alınmadığı ileri sürülmüştür. Bu bağlamda idarenin yaşam hakkını koruma yükümlülüğünü ağır biçimde ihlal ettiği savunulmuştur.
Anayasa Mahkemesi, derece mahkemelerinin bu ağır iddialar karşısındaki tutumunu incelediğinde, mahkemelerin idarenin eylemi önleme yükümlülüğüne ve muhtemel hizmet kusuruna yönelik argümanları esastan tartışmaktan kaçındığını saptamıştır. Yargılama sürecinde idarenin saldırıyı engellemek adına gerekli olan makul ve pratik tedbirleri gerçekten alıp almadığına yönelik derinlemesine bir inceleme yapılmamıştır. Aksine, uyuşmazlık idarenin kusurundan tamamen bağımsız bir kavram olan ve ikincil nitelik taşıyan kusursuz sorumluluk hâllerinden sosyal risk ilkesi çerçevesinde değerlendirilerek geçiştirilmiştir.
Yüksek Mahkemenin tespitlerine göre, bir miting ve gösteri yürüyüşünün barışçıl ve güvenli bir şekilde yapılmasını sağlamaya yönelik temel iddiaların ve olayda idarenin doğrudan kusurlu olduğuna dair ileri sürülen kuvvetli argümanların idari yargı mercileri tarafından mutlaka adli denetime tabi tutulması gerekmektedir. Bu yaşamsal iddiaların hiçbir surette incelenmemesi, başvurucuların adalet arayışlarını sonuçsuz bırakmış ve teoride güvence altına alınan yargısal başvuru yolunun pratikte tamamen etkisizleşmesine sebebiyet vermiştir. İdari yargı yerlerinin kusur sorumluluğunu araştırmadan meseleyi kapatması, idarenin anayasal sorumluluktan kaçmasına zemin hazırlamakta ve ihlalin tespit edilip giderilmesi bağlamında mağdurlara hak arama imkânı sunmamaktadır.
Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi, kusur sorumluluğuna ilişkin değerlendirme yapılmadan karar verilmesi nedeniyle yaşam hakkıyla bağlantılı etkili başvuru hakkının ihlal edildiği yönünde karar vermiştir.