Karar Bülteni
AİHM KALKAN BN. 51781/22
KARARIN KÜNYESİ
| Alan | Değer |
|---|---|
| Mahkeme / Bölüm | Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 4. Bölüm |
| Başvuru No | 51781/22 |
| Karar Tarihi | 27.05.2025 |
| Dava Türü | Bireysel Başvuru |
| Karar Sonucu | İhlal |
| Karar Linki | HUDOC |
- Devlet, gözaltındakilerin yaşam hakkını mutlak şekilde korumakla yükümlüdür.
- Güç kullanımı talimatları açık, net ve öngörülebilir olmalıdır.
- Riskli müdahalelerde personele yeterli ve güncel eğitim verilmelidir.
- Ölümle sonuçlanan vakalarda devlet makul ve tatmin edici açıklama yapmalıdır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından verilen bu karar, devletin kamu gücü kullanan memurlarının eylemlerini düzenleme ve denetleme konusundaki pozitif yükümlülüklerinin sınırlarını çizmesi açısından büyük bir hukuki öneme sahiptir. Karar, ceza infaz kurumlarında veya gözaltı merkezlerinde tutulan kişilerin yaşam hakkının korunmasının, yalnızca memurların kasıtlı kötü muamelelerden kaçınmasıyla sınırlı olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Mahkeme, idarenin organizasyonel yapısını, uygulanan müdahale tekniklerini ve bu tekniklere ilişkin personelin aldığı eğitimin kalitesini doğrudan yaşam hakkı bağlamında değerlendirmiştir. Yüzüstü yatırarak kelepçeleme gibi potansiyel olarak ölümcül asfiksi riski taşıyan yöntemlerin kullanımı, ancak çok katı kurallara, net talimatlara ve üst düzey bir mesleki eğitime tabi tutulduğunda hukuka uygun kabul edilebilir.
Benzer davalardaki emsal etkisi değerlendirildiğinde bu karar, taraf devletlerin kolluk ve infaz koruma personeline yönelik zor kullanma yönergelerini gözden geçirmeleri için bir uyarı niteliğindedir. İdarenin, güncel tıp ve güvenlik biliminin ortaya koyduğu riskleri (örneğin pozisyonel asfiksi) görmezden gelerek eksik mevzuat veya yetersiz talimatlarla personeli sahaya sürmesi, yaşanacak can kayıplarında doğrudan devletin sorumluluğunu doğurmaktadır. Uygulamada bu içtihat, kolluk kuvvetlerinin zor kullanma yetkisini sınırlandırırken, idarenin risk yönetimi ve personel eğitimi konularında İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi standartlarına tam uyum sağlamasını zorunlu kılmaktadır. Mahkeme, memurun bireysel kusurundan ziyade idari sistemin yapısal kusurlarına odaklanarak emsal bir yaklaşım sergilemiştir.
UYUŞMAZLIĞIN KONUSU
Başvurucu Nermin Kalkan, Danimarka'da bir cezaevinde tutuklu bulunan oğlu E.'nin, gardiyanların güç kullanımı sonucunda hayatını kaybetmesi üzerine Danimarka Devleti'ne karşı dava açmıştır. Olay günü E., cezaevindeki gözlem hücresinde taşkınlık göstermiş, bunun üzerine gardiyanlar müdahale ederek onu yaklaşık on üç dakika boyunca yüzüstü pozisyonda yere yatırmış ve bacaklarından kilitleyerek kelepçelemiştir. Bu müdahale sırasında kalp krizi geçiren E., hastaneye kaldırılmış ancak birkaç gün sonra hayatını kaybetmiştir.
Başvurucu, oğlunun ölümünde cezaevi personelinin orantısız ve hatalı güç kullandığını, devletin bu tür tehlikeli kısıtlama yöntemleri hakkında personeline net talimatlar ve yeterli eğitim vermediğini iddia ederek ulusal mahkemelerde tazminat talebinde bulunmuştur. Danimarka yerel mahkemeleri, personelin maktulün sırtına doğrudan baskı yapmadığını ve uygulanan kilit yönteminin o dönemki kurallara uygun olduğunu belirterek devletin sorumluluğu bulunmadığına hükmetmiştir. İç hukuk yollarının tükenmesi üzerine başvurucu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurarak yaşam hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, uyuşmazlığı değerlendirirken temel olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi m.2 kapsamında güvence altına alınan yaşam hakkı prensiplerine dayanmıştır. Sözleşme'nin en temel haklarından biri olan yaşam hakkı, devlete yalnızca kasten adam öldürmeme gibi negatif bir yükümlülük yüklemekle kalmaz; aynı zamanda kişilerin yaşamını korumak için gerekli her türlü idari, yasal ve fiili tedbiri alma yönünde güçlü bir pozitif yükümlülük de getirir.
Yerleşik AİHM içtihatlarına göre, gözaltında veya cezaevinde özgürlüğünden yoksun bırakılan bireyler son derece savunmasız bir konumdadır. Bu nedenle, devlet yetkililerinin onları koruma görevi çok daha sıkı şartlara tabidir. Tamamen sağlıklı bir şekilde devletin gözetimi altına giren bir kişinin yaralanması veya hayatını kaybetmesi durumunda, bu sonucun nasıl meydana geldiğine dair inandırıcı, makul ve tıbbi bulgularla desteklenen bir açıklama getirme yükümlülüğü doğrudan devlete aittir. Ölümle sonuçlanan olaylarda makamların şeffaf hesap verebilirliği, demokratik toplum düzeninin vazgeçilmez bir unsurudur.
Mahkeme, kamu görevlilerinin güç kullanımının "kesinlikle gerekli" olup olmadığını değerlendirirken, sadece olaya karışan memurların o anki anlık kararlarını değil, operasyonun genel planlamasını ve kontrol mekanizmalarını da inceler. Bu kapsamda, zor kullanma yetkisini çerçeveleyen yasal mevzuatın yeterliliği büyük önem taşır. Devletler, kolluk kuvvetlerine ve cezaevi personeline, kişinin hayatını riske atabilecek durumlarla karşılaştıklarında kullanacakları teknikler konusunda net, güncel ve açık talimatlar vermek zorundadır. Yüzüstü pozisyonda kısıtlama (prone position) gibi kişinin nefes almasını zorlaştırarak pozisyonel asfiksiye yol açabilecek tehlikeli yöntemler, yalnızca başka hiçbir alternatifin kalmadığı en son çare durumlarda uygulanmalıdır. Ayrıca, bu teknikleri uygulayan personelin riskleri en aza indirecek yüksek düzeyde bir eğitime ve mesleki yetkinliğe sahip olması hukuki bir zorunluluktur.
SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER
AİHM, somut olayda cezaevi görevlilerinin E.'yi yüzüstü pozisyonda etkisiz hale getirmesinin ardından E.'nin kalp krizi geçirmesi ile uygulanan güç arasında illiyet bağı bulunduğunu tespit etmiştir. Her ne kadar Danimarka ulusal mahkemeleri, personelin maktulün sırtına veya göğsüne doğrudan ve ağır bir baskı uygulamadığını, dolayısıyla müdahalenin o dönem yürürlükte olan infaz kurallarına uygun olduğunu belirterek devleti kusursuz bulmuş olsa da, AİHM bu dar yorumu Sözleşme standartlarına uygun bulmamıştır.
Mahkeme, Danimarka makamlarının ve özellikle polis teşkilatının, olay tarihi olan 2011 yılından çok daha önceki tarihlerde yüzüstü pozisyonda kısıtlamanın getirdiği ölümcül risklerin (pozisyonel asfiksi) farkında olduğunu belgelemiştir. Danimarka polis birimleri bu tehlikelere karşı önceden uyarılmış ve eğitimleri bu yönde güncellenmişken, Cezaevi ve Denetimli Serbestlik Kurumu'nun aynı hassasiyeti göstermediği, güncel tıbbi ve operasyonel riskleri cezaevi personeline iletmekte ciddi şekilde geciktiği saptanmıştır. Olay tarihinde cezaevi personeli için yürürlükte olan kuralların, yüzüstü kısıtlama pozisyonunun kullanımı sırasında solunumun nasıl etkilenebileceği ve hangi sağlık risklerinin ortaya çıkabileceği konusunda yeterince açık, yönlendirici ve koruyucu talimatlar içermediği tespit edilmiştir.
Kararda, eğer cezaevi personeli yüzüstü pozisyonun riskleri konusunda diğer kolluk kuvvetlerinin sahip olduğu güncel bilgilere ve uygun eğitime sahip olsaydı, E.'yi yaklaşık on üç dakika gibi uzun bir süre boyunca bu tehlikeli pozisyonda tutmak yerine farklı ve yaşam hakkını daha az riske atacak alternatif kısıtlama yöntemlerine başvurabilecekleri vurgulanmıştır. E.'nin aşırı heyecanlı durumu ve direnişiyle birleşen uzun süreli yüzüstü kısıtlama eylemi, asfiksi riskini ölümcül seviyeye çıkarmıştır. Mahkeme, cezaevi personelinin olay anında yaşamı riske atan bu tür kritik bir durumla başa çıkmak için gereken yüksek yetkinlik seviyesine, güncel eğitime ve yeterli kurumsal talimatlara sahip bırakılmadığının altını çizmiştir. İdarenin bu organizasyonel ve eğitsel eksikliği, yaşam hakkının esastan ihlali olarak değerlendirilmiştir.
Sonuç olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, devletin cezaevi personeline yüzüstü kısıtlama yönteminin kullanımı konusunda açık talimatlar verme ve uygun eğitim sağlama yönündeki pozitif yükümlülüklerini yerine getirmediği gerekçesiyle başvuruyu kabul etmiştir.