Anasayfa Makale İş Yargılamasında İspat Yükü ve Genel Delil...

Makale

İş Yargılamasında İspat Yükü ve Genel Delil Kuralları

İş yargılaması*nda ispat yükü ve genel delil kuralları, uyuşmazlıkların çözümünde kritik bir rol oynar. Hukuk Muhakemeleri Kanunu ve Türk Medeni Kanunu çerçevesinde şekillenen bu kurallar, işçi lehine yorum ilkesiyle özgün bir yapıya bürünür. Makalemizde, ispat kavramı, ispat yükü, kesin ve takdiri deliller ile senetle ispat* kuralı incelenmektedir.

İş sözleşmesinin kurulmasıyla birlikte taraflar çeşitli hak ve yükümlülükler edinirler. Bu ilişkinin devamında veya sona ermesinde ortaya çıkan uyuşmazlıkların yargısal yollarla çözümü aşamasında en temel sorun, ileri sürülen iddiaların gerçeğe uygunluğunun mahkeme nezdinde kanıtlanmasıdır. Hukuki anlamda ispat, dava ile ileri sürülen hakkın ve buna karşı yapılan savunmanın temelini oluşturan vakıaların doğru olup olmadıkları hakkında mahkemeye kanaat verilmesi işlemidir. İş yargılamasının kendine özgü yapısı gereği, medeni usul hukukundaki genel ispat kuralları burada da temel alınmakla birlikte, iş hukukunun temel prensipleri olan işçiyi koruma ve işçi lehine yorum ilkeleri bu sürecin işleyişine doğrudan etki etmektedir. 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanununda ispat yükü ve ispat araçlarına ilişkin genel bir düzenleme bulunmadığından, kanunda hüküm bulunmayan hallerde 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu hükümleri uygulanmaktadır. Bu bağlamda, iddia ve savunmaların hukuki zeminini oluşturan ispat faaliyetinin usul ve esasları, uyuşmazlıkların adil ve hukuka uygun bir biçimde neticelendirilmesi için büyük bir hassasiyetle ele alınmalıdır.

İş Yargılamasında İspat Kavramı ve İspatın Konusu

İspat faaliyeti, soyut iddialardan hareketle ileri sürülen, talep sonucunu haklı kılan somut vakıaların doğru olduğu konusunda hâkimin bir kanıya ulaşmasını sağlama çalışmasıdır. Hukuk Muhakemeleri Kanunu sistematiğinde hâkim, kural olarak taraflar arasında ihtilaf konusu olan vakıalar bakımından kendiliğinden araştırma yapamaz ve delil toplayamaz. Taraflarca getirilme ilkesinin katı bir şekilde uygulandığı hallerde, ispat faaliyetini yürütmek tamamen iddia makamının ve savunma makamının inisiyatifindedir. İspatın öncelikli konusu, tarafların iddia ve savunmalarına dayanak oluşturan ve hukuki sonuç bağlanmış olan maddi vakıa bütünüdür. Bir vakıanın ispatının gerekip gerekmediği, o vakıanın uyuşmazlığın çözümüne etki edip etmediği ile doğrudan bağlantılıdır. Sadece tarafların üzerinde anlaşamadıkları ve davanın sonucunu değiştirebilecek nitelikteki çekişmeli vakıalar ispatın konusunu oluşturur.

Çekişmeli olmayan veya tarafların üzerinde uzlaştığı vakıaların ispat edilmesine gerek bulunmamaktadır. Kanunun açık düzenlemesi gereği, ikrar edilen vakıalar ile herkes tarafından bilinen vakıalar çekişmeli sayılmaz. Geniş anlamda ikrar, uyuşmazlığın taraflarından birisinin kendi aleyhine olacak şekilde uyuşmazlık konusu bir vakıanın doğru olduğunu beyan etmesidir. İkrarın karşı tarafı ispat yükünden kurtarıp çekişmeli vakıayı çekişmesiz hale getirmesi, tarafların serbestçe tasarrufta bulunabileceği davalar için geçerlidir. Öte yandan, herkes tarafından bilinen, doğruluğundan şüphe edilmeyen, televizyon veya gazete gibi kitle iletişim araçlarıyla kolaylıkla öğrenilebilen deprem veya savaş gibi tarihi ve toplumsal vakıaların da ayrıca delille ispatlanmasına ihtiyaç duyulmaz. Hâkim, mesleği gereği veya herkesin bildiği bu tür olayları resen dikkate alır ve uyuşmazlığın çözümünde doğrudan yargılama malzemesi yapar.

İspatı gerekmeyen bir diğer husus ise bizzat geçerli olan hukuk kurallarıdır. Hukuk Muhakemeleri Kanununun otuz üçüncü maddesinde ifade edildiği üzere, hâkim Türk hukukunu resen uygulamakla yükümlüdür. Bu ilke gereği tarafların kanun metnini, uygulanacak hukuk kurallarını veya uygulamada yerleşmiş olan örf ve âdet hukukunu ispat etme gibi bir zorunluluğu bulunmamaktadır. Taraflar yalnızca dayandıkları maddi vakıaları ve uyuşmazlığa konu olan iddialarını destekleyen olay örgüsünü sunmakla mükelleftir. İleri sürülen bu maddi olgulara hangi hukuk kurallarının tatbik edileceği, uyuşmazlığın hangi hukuki çerçevede çözümleneceği tamamen hâkimin mesleki bilgi, birikim ve takdirine bırakılmıştır. Bu durum, yargılamanın usul ekonomisi ilkesine uygun bir biçimde süratle yürütülmesini sağlayan en temel usuli dinamiklerden birini teşkil etmektedir.

Karineler ve İspat Hukukundaki Etkileri

İspat hukukunda vakıaların kanıtlanması sürecinde karineler, ispat faaliyetinin yönünü değiştiren veya ispatı kolaylaştıran önemli usul araçlarıdır. Karine, vasıtalı delillerle ispat edilen ve bilinen bir olaydan, ispat edilemeyen başka bir olay veya hukuksal durum için mantıksal bir sonuç çıkartılması olarak tanımlanmaktadır. Karineler fiili ve kanuni karineler olmak üzere iki temel gruba ayrılır. Fiili karineler, somut bir hukuk kuralına dayanmaksızın hâkimin hayat deneyimlerinden ve mantık kurallarından yararlanarak kanaat sahibi olmasına yarayan genel değer yargılarıdır. Hâkim, tarafların sunduğu iddiaları değerlendirirken yaşamın olağan akışı içinde gerçekleşmesi çok yüksek ihtimal olan durumları fiili karine olarak kabul edebilir. Bu tür karineler, taraflara ispat hususunda kolaylık sağlar ve hâkimin karar verme sürecini hızlandırır.

Kanuni karineler ise bizzat yasa koyucu tarafından kanun metinlerinde düzenlenmiş olan ve ispat yükünün konusunu değiştiren usuli kurallardır. Kanuni karine dayanan taraf, yalnızca karinenin temelini oluşturan başlangıç vakıasını ispat etmekle yükümlüdür; kanunun karineye bağladığı nihai neticeyi ayrıca ispat etmesine gerek yoktur. Kanuni karineler kendi içinde kesin ve adi (kesin olmayan) karineler olarak sınıflandırılır. Kesin kanuni karinelerin aksi iddia ve ispat edilemezken, adi kanuni karinelerin aksinin ispatı her zaman mümkündür. İspat hukuku kuralları çerçevesinde karineye dayanan taraf büyük bir usuli avantaja sahip olur ve karşı taraf, karinenin aksini ispat faaliyeti içerisine girmek zorunda bırakılır. Bu mekanizma, asıl ispat ile aksini ispatın usul hukukunda ayrıldığı en önemli noktalardan biridir.

İspat Yükü Kavramı ve Genel Kurallar

Yargılama sürecinde iddiaları destekleyen vakıa ve delillerin sunulmasından sonra hâkimin uyuşmazlığı ne şekilde çözeceği sorusu, ispat yükü kuralları ile net bir cevap bulur. Hukuk Muhakemeleri Kanununun yüz doksanıncı maddesi ile Türk Medeni Kanununun altıncı maddesi uyarınca kural olarak ispat yükü, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir. Bir vakıanın gerçekte meydana gelip gelmediğinin kanıtlanamaması durumunda, ispat edememe rizikosuna katlanacak olan taraf, kanunen ispat yükünü taşıyan taraftır. İspat yükü, taraflar açısından bir yükümlülük olmaktan ziyade usuli bir külfet mahiyetindedir. Zira bu külfetin yerine getirilmemesi kişiyi ifaya zorlama sonucunu doğurmaz; ancak davanın reddedilmesi veya iddiaların kanıtlanamaması nedeniyle aleyhe hüküm verilmesi riskini doğrudan ortaya çıkarır.

İspat yükü doktrinde ve uygulamada objektif (maddi) ispat yükü ve sübjektif (şekli) ispat yükü olmak üzere ikili bir kavramsal ayrıma tabi tutulmaktadır. Objektif ispat yükü, çekişmeli bir vakıanın dosyaya sunulan tüm deliller değerlendirildikten sonra dahi ispat edilememesi halinde doğacak olan belirsizlik riskinin kime ait olacağını tayin eder. Böyle bir belirsizlik halinde, objektif ispat yükü kuralları devreye girerek hâkime uyuşmazlığı kesin bir karara bağlama olanağı sunar. Sübjektif ispat yükü ise davanın aydınlatılması ve uyuşmazlığın çözümü için zorunlu olan delillerin mahkemeye bizzat sunulması külfetidir. Delil ikame yükü olarak da adlandırılan bu terim, davanın taraflarından birinin iddialarının doğruluğu hususunda mahkemeyi ikna etmek için giriştiği fiili ispat faaliyetinin usuli boyutunu ifade etmektedir.

Usul hukukumuzda, genel ispat kuralının yasal sınırlarını belirleyen ve uygulamasını yönlendiren bazı önemli istisnalar da mevcuttur. Kanunların özel olarak ispat yükünü bizzat tayin ettiği hallerde, genel kural uygulanmaz ve ispat yükümlülüğü tamamen yasa koyucunun gösterdiği tarafa ait olur. Bununla birlikte, hayatın olağan akışına aykırı bir durumu iddia eden taraf da kendi sıradışı iddiasını ispatlamakla mükelleftir. Olağan bir durumun tam aksi ileri sürüldüğünde, hayat tecrübelerine ve rasyonel mantık kurallarına ters düşen bu istisnai iddianın son derece güçlü ve somut delillerle desteklenmesi hukuki bir zorunluluktur. Normal şartlar altında gerçekleşmesi beklenmeyen bu tür olayların doğruluğuna mahkemeyi inandırma yükümlülüğü, doğal olarak iddia sahibinin omuzlarına bırakılmıştır.

Kesin ve Takdiri Delillerin Ayrımı

Yargılamada uyuşmazlığın çözümüne etki edecek ihtilaflı vakıaların aydınlatılabilmesi için taraflarca sunulan her türlü araç delil olarak nitelendirilir. Türk usul hukukunda genel ilke olarak serbest delil sistemi benimsenmiş olup, kanunda özel bir düzenleme bulunmadığı takdirde taraflar hukuka uygun yollarla elde edilmiş her türlü vasıtayı delil olarak mahkemeye sunabilirler. Deliller vasıtasıyla geçmişte gerçekleşmiş olan olaylara ayna tutulur ve maddi gerçeğin adli gerçeğe dönüşmesi hedeflenir. Delil değerlendirme aşamasında ise sistemimiz kesin deliller ve takdiri deliller olmak üzere iki temel kategoriyi esas almaktadır. Hâkim, takdiri delillerin değerlendirilmesinde geniş bir vicdani kanaat yetkisine sahipken, kesin delillerin dosyada mevcut olması durumunda hâkimin takdir yetkisi ortadan kalkar ve bu deliller yargılamanın yönünü çizer.

Kesin deliller, kanun koyucu tarafından nitelikleri, şartları ve ispat gücü önceden tayin edilmiş olan ve hâkimi mutlak surette bağlayan hukuki ispat vasıtalarıdır. Hâkim, yasal olarak geçerli bir kesin delille ispatlanmış olan bir vakıanın doğruluğunu tartışamaz ve bu delilin temsil ettiği hukuki gerçeği hükmüne aynen esas almak zorundadır.

Medeni usul hukukunda yargılamanın yönünü kesin olarak belirleyen ve hâkimin takdir yetkisi dışında kalan kesin deliller başlıca şu şekildedir:

  1. Kanuni şartları taşıyan ıslak imzalı adi veya resmi senetler.
  2. Usulüne uygun şekilde taraflara teklif edilen ve eda edilen yemin.
  3. Daha önce aynı taraflar arasında ve aynı konuda verilmiş kesin hüküm.
  4. Ticari uyuşmazlıklarda usulüne uygun tutulmuş ticari defterler.

Takdiri deliller ise hâkimin uyuşmazlık konusunu aydınlatmak amacıyla serbestçe takdir edip yorumlayabileceği ispat araçlarını oluşturur. Tanıklık, bilirkişi incelemesi ve mahallinde yapılan keşif işlemleri takdiri delillerin en çok karşılaşılan örnekleridir. Takdiri delillerle ispatın serbest olduğu maddi vakıa uyuşmazlıklarında, hâkim sunulan delilin inandırıcılığını somut olayın tüm özelliklerine göre tartarak vicdani bir neticeye ulaşmakla görevlidir. Bu değerlendirme aşamasında delilin uyuşmazlıkla olan doğrudan bağlantısı, içsel tutarlılığı ve hayatın olağan akışına uygunluğu son derece mühimdir. Kanuni bir sınırın veya yazılı belge sunma zorunluluğunun bulunmadığı fiili olgularda, davanın nihai kaderi tamamen takdiri delillerin ortaya koyduğu somut gerçekliğe ve bu delillerin hâkim tarafından ne şekilde değerlendirileceğine bağlı olarak şekillenir.

Belge ve Senet Kavramları Arasındaki Farklar

Usul kanunumuzda belge ve senet kavramları uygulamada genellikle birbiriyle eşanlamlı gibi kullanılsa da, teknik anlamda tamamen farklı hukuki niteliklere ve ispat güçlerine sahiptirler. Belge, uyuşmazlık konusu vakıaları ispata elverişli olan yazılı veya basılı metin, çizim, plan, kroki, fotoğraf, film, görüntü veya ses kaydı ile dijital ortamdaki elektronik verilerin tamamını kapsayan çok geniş ve kapsayıcı bir üst kavramdır. Bir verinin hukuken belge sayılabilmesi için mutlaka ıslak imza taşıması gerekmez. Senet ise, belirli bir hukuki işlem hakkında somut ve tam bir bilgi içeren, bir kişi tarafından bilhassa kendi aleyhine delil oluşturmak maksadıyla yazılıp bilinçli olarak imzalanan çok daha özel bir belgedir. Sonuç olarak, her senet hukuken bir belge niteliği taşımaktayken, imza veya irade beyanı unsurlarını ihtiva etmeyen her belgenin kanuni anlamda senet olarak kabul edilmesi mümkün değildir.

Senetle İspat Zorunluluğu ve Sınırları

Yargılama hukukumuzun ispat alanındaki en katı kurallarından biri olan senetle ispat zorunluluğu, hukuki işlemlerin güvenilirliğini temin etmeyi ve ispatta kesinliği sağlamayı amaçlar. Bir hakkın doğumu, devri, değiştirilmesi, düşürülmesi veya itfası amacıyla yapılan hukuki işlemlerin, yapıldıkları zamanki miktar veya değeri her yıl güncellenen yasal parasal sınırı aşıyorsa, söz konusu işlemin mutlaka senet (kesin delil) ile ispat edilmesi kanuni bir şarttır. İşlem anındaki değer esas alındığından, sonradan borcun bir kısmının ödenmesi suretiyle yasal sınırın altına düşülmesi halinde dahi senetsiz ispat yasağı geçerliliğini kesin olarak korumaktadır. Bu hukuki zorunluluk sadece irade açıklamalarından doğan hukuki işlemler için geçerli olup, hukuki işlem benzeri fiiller veya tamamen maddi nitelikteki eylemler senetle ispat kuralının koruması dışındadır ve takdiri delillerle kolaylıkla kanıtlanabilir.

Taraflar, usul ekonomisi ve anayasal güvence altındaki sözleşme özgürlüğü ilkeleri doğrultusunda, aralarında serbestçe yapacakları bir delil sözleşmesi ile kanunun önceden tayin ettiği ispat vasıtalarını sınırlandırabilir veya tamamen genişletebilirler. Örneğin, kanunda kesin delille ispatı zorunlu tutulmayan bir işlemin sadece yazılı belge ile ispat edileceğini hüküm altına almak veya senetle ispatı gereken bir ticari sözleşmenin takdiri delillerle dahi ispatlanabileceğini kararlaştırmak hukuken mümkündür. Münhasır ve münhasır olmayan şeklinde iki temel türü bulunan delil sözleşmeleri, yargılamanın yönünü doğrudan etkileyen ve ispat yükünü değiştirebilen çok güçlü bir usuli işlemdir. İlgili delil sözleşmelerinin usulen geçerli olabilmesi için mutlaka yazılı şekilde yapılması veya mahkeme huzurunda tutanağa geçirilerek taraflarca tereddütsüz bir biçimde imza altına alınması zorunludur.

Senetle ispat mecburiyetinin uygulamada yaratabileceği hak kayıplarını önlemek ve hak arama hürriyetinin kısıtlanmasının önüne geçmek amacıyla delil başlangıcı kurumu yasa koyucu tarafından özel olarak ihdas edilmiştir. Delil başlangıcı, iddia konusu hukuki işlemi kendi başına tam ve kesin olarak ispata yeterli olmamakla birlikte, söz konusu hukuki işlemin varlığını kuvvetle muhtemel kılan ve kendisine karşı ileri sürülen taraf veya temsilcisinden sadır olmuş herhangi bir yazılı veya basılı belgedir. Bir belgenin usulen delil başlangıcı niteliği kazanabilmesi için karşı tarafın iradesini yansıtması ve ihtilaf konusu işlemin yapıldığına dair hâkimde makul bir şüphe ve kanaat uyandırması yeterli görülmektedir. Eğer dava dosyasına bu vasıfları haiz bir delil başlangıcı usulünce sunulmuşsa, yasal sınırı aşan o hukuki işlem için artık kesin delil veya senet aranmaz ve ispat faaliyetine takdiri deliller ile özgürce devam edilmesi mümkün hale gelir.

İspat Hakkı ve Sınırlandırılması

Anayasal güvence altına alınmış olan hukuki dinlenilme hakkı, adil yargılanma ve adalete erişim ilkelerinin usul hukukundaki en temel ve vazgeçilmez yansımasıdır. Bu kapsamda ispat hakkı, davanın taraflarına iddialarını doğrulayacak kanıtları özgürce sunma, karşı tarafın sunduğu kanıtları çürütme ve maddi gerçeğin yargılamada aydınlatılması için gerekli tüm usuli vasıtaları kullanma yetkisi vermektedir. Tarafların usuli eşitliği ve silahların eşitliği ilkesi gereğince, her iki tarafın da aynı hukuki ispat araçlarından faydalanarak iddialarını bağımsız bir mahkeme önünde savunması uluslararası normlarca teminat altına alınmıştır. Davaya bakan mahkeme, tarafların ispat hakkını adil, tarafsız ve etkin bir şekilde kullanmasını sağlamakla ve dosyaya sunulan tüm geçerli hukuki argümanları ciddiyetle değerlendirip vereceği gerekçeli kararına açıkça yansıtmakla mükelleftir. İspat hakkı yargılama mekanizmasının temel direği olmakla birlikte, hukuk sistemimizdeki her hak gibi bu hakkın kullanımının da yasalarca çizilmiş birtakım sınırları mevcuttur.

Yargılamanın makul sürede, adil ve usul ekonomisine uygun bir şekilde tamamlanmasını hedefleyen katı kurallar, ispat hakkının sınırlarını ve çerçevesini belirler. Dosyaya sunulan delillerin yalnızca hukuka uygun yollardan elde edilmiş olması mecburiyeti, ispat hakkına getirilen en mühim ve esnetilemez kamusal sınırlamadır; zira hukuka aykırı şekilde elde edilen kayıtlar veya belgeler hiçbir suretle yargılamada ispat vasıtası olarak dikkate alınamaz ve hükme esas teşkil edemez. Bunun yanı sıra, delillerin sunulma zamanına ve aşamasına ilişkin getirilen kısıtlamalar, kesin delille ispat zorunluluğunu düzenleyen kurallar ve dürüstlük kuralı, iddia makamının veya savunma makamının ispat faaliyetlerini sıkı bir usuli disiplin altına almaktadır. Yargılama aşamasında tarafların kendi usuli ihmalleri veya kusurlarından kaynaklanan gecikmeler ile yasal delil sunma sürelerinin kaçırılması, ispat hakkının bir ihlali olarak değil; bilakis hakkın yasal sınırları ve süreleri içinde usulüne uygun kullanılmamasının doğal bir neticesi olarak değerlendirilmektedir.

Sonuç olarak, ispat yükü ve genel delil kuralları, hukuki uyuşmazlıkların adil, tarafsız ve süratli bir biçimde neticelendirilmesi için yargılama sistemimizin adeta omurgasını oluşturmaktadır. Davaya bakan hâkimin maddi gerçeğe ulaşırken titizlikle kullandığı bu usuli araçlar, gerek kesin delillerin mutlak bağlayıcılığı gerekse takdiri delillerin serbestçe değerlendirilmesi prensipleriyle son derece ince ve hukuki bir denge üzerine inşa edilmiştir. İddia edilen maddi vakıaların veya hukuki işlemlerin kanıtlanmasında ispat yükünün hangi tarafa düşeceği ve bu kanıtlama faaliyetinin hangi tür yasal delillerle gerçekleştirileceği, yargılamanın nihai kaderini belirleyen yegâne belirleyici faktördür. Yargılamalarda olası hak kayıplarının önüne geçilmesi ve gerçek adaletin tesisi, ancak ispat hukuku kurallarının, usul kanunlarının çizdiği katı sınırlar ve delil başlangıcı gibi istisnai kurumların esnekliği içinde doğru ve özenli bir şekilde tatbik edilmesiyle mümkün olabilecektir.

12 dk okuma Yayınlanma: Güncelleme: