Hayvanların Hukuki Statüsü: Kanunlarda Eşya Mı Yoksa Can Mı?
Hayvanların hukuki statüsü, çağdaş hukuk sistemlerinde ve Türk mevzuatında "eşya" ile "can" kavramları arasında süregelen bir tartışmanın merkezindedir. Hukukumuzda temelde taşınır mal kabul edilen hayvanlar, 5199 sayılı kanun ve güncel yargı eğilimleriyle birlikte hisleri olan birer canlı (can) statüsüne doğru evrilmektedir.*
Hayvanların hukuk sistemindeki yeri ve statüsü, tarihsel süreçten günümüze değin felsefi, ahlaki ve hukuki tartışmaların en temel konularından biri olmuştur. Bir hayvan hakları avukatı olarak değerlendirdiğimde, klasik hukuk doktrinlerinde ve Roma hukukundan miras kalan sistemlerde hayvanların doğrudan "eşya" statüsünde kabul edildiğini görmekteyiz. İnsanların akıl ve irade sahibi olması gerekçesiyle diğer canlılardan üstün tutulduğu bu antroposantrik (insan merkezli) yaklaşım, hayvanları yalnızca insan çıkarlarına hizmet eden birer mülkiyet nesnesi olarak tanımlamıştır. Ancak modern dünyada, hayvanların yalnızca fiziki birer varlık olmadığı, acı çeken, duyguları ve hisleri olan canlılar olduğu gerçeği, hukuk sistemlerini de değişime zorlamaktadır. Toplumda hayvan haklarına yönelik artan duyarlılık, onların birer "eşya" değil, korunması gereken haklara sahip birer "can" olduğu yönündeki hukuki mücadelemizin temelini oluşturmaktadır. Bu yazıda, hayvanların Türk hukukundaki mevcut durumunu ve statülerine yönelik ileri sürülen güncel hukuki doktrinleri uzman bir perspektifle ele alacağız.
Hukuk Doktrininde Hayvanların Statüsüne Dair Temel Görüşler
Hukuk bilimi içerisinde hayvanların statüsünü açıklamak amacıyla tarihsel süreçte birçok farklı tartışma yürütülmüş ve hayvanların yasalar önündeki yeri şekillendirilmeye çalışılmıştır. Roma hukukundan günümüze intikal eden sistemlerde başlayan bu felsefi ve hukuki çekişmeler, modern çağda hayvan hakları aktivistlerinin, etik felsefecilerin ve hayvan hukuku avukatlarının çabalarıyla büyük bir evrim geçirmektedir. Hukuki statü konusundaki yaklaşımlar, yalnızca mülkiyet veya ceza hukuku bağlamında değil, genel itibarıyla insan ve doğa ilişkisinin yasal sınırlarını belirlemek açısından da kritik bir öneme sahiptir. Hukuk doktrininde öne çıkan ve yasama faaliyetleri ile mahkeme içtihatlarına doğrudan yön veren başlıca teorik yaklaşımlar aşağıda sıralanan üç ana çerçevede şekillenmektedir:
- Hayvanları eşya Sayan Görüş: Bu klasik anlayış, hayvanları iradesiz nesneler gibi menkul (taşınır) eşya türünden sayar. İşkence yasağını ahlaki olarak kabul etse de onlara hak tanımaz ve üzerlerinde tamamen mülkiyet hukuku kurallarını uygular.
- Hayvanları Kişi Sayan Görüş: Şirketler veya vakıflar nasıl tüzel kişilik statüsüyle hak süjesi olabiliyorsa, hayvanların da insanlardan farklı, kendilerine özgü birer hukuk öznesi, yani yasal "kişi" olarak düzenlenmesi gerektiğini savunur.
- Hayvanları Kişilik Sayan Görüş: Hayvanların fizyolojik olarak acı ve sevinç hissedebilen canlılar olmalarından hareketle, kendilerine has yaşamsal çıkarları bulunan hukuk özneleri ("can") olarak değerlendirilmelerini öngörür.
Nitekim Türk hukukunda Prof. Dr. İsmet Sungurbey gibi saygın hukukçularımız da hayvanlara bağımsız bir hukuki statü oluşturulması gerektiğini ve bu statünün en azından temel yaşama hakkı ile sınırlandırılarak güvence altına alınmasını açıkça savunmuştur. Tıpkı ana rahmindeki ceninin sağ doğmak koşuluyla hak ehliyetine sahip olması gibi, hayvanlara da yasal bir çerçeve kazandırılması elzemdir. Bir hayvan hukuku uzmanı olarak bizler de, hayvanların birer mülkiyet nesnesi sıfatıyla eşya hukuku kurallarına hapsedilmesi yerine, hissedebilen canlılar olmaları dolayısıyla kendi doğal kişilikleriyle yasal güvenceye kavuşturulmaları gerektiğine inanıyoruz. Modern hukukun ulaşması gereken nihai nokta, hayvanları "eşya" boyunduruğundan kurtarıp yasalar önünde birer "can" olarak tanımaktır.
Türk Mevzuatında Hayvanların Hukuki Düzenlemeleri
Türk Medeni Kanunu çerçevesinde mevcut durumu incelediğimizde, hayvanların henüz bağımsız birer hukuk öznesi olarak değerlendirilmediğini açıkça görmekteyiz. Medeni Hukuk sistemimizde haklara ve borçlara sahip olabilme yeteneği yalnızca kişilere tanınmıştır. Hukukumuzda hayvanların "can" olduğunu sarih bir şekilde belirten bağımsız bir eşya dışı statü bulunmadığından, hayvanlar maalesef mülkiyet hakkının asli konusu olan taşınır eşya statüsünde işlem görmektedir. Bir eşyaya sahip olan kişinin o mal üzerinde hukuk düzeninin sınırları içinde dilediği gibi tasarrufta bulunma hakkı, hayvanlar üzerinde de büyük oranda geçerliliğini sürdürmektedir. Hayvanların mülkiyet sözleşmelerine konu edilmesi ve sicile kayıtlı hayvanların ticari bir metaymışçasına rehnedilebilmesi, yasal sistemimizin onları ekonomik birer nesne olarak algıladığının temel hukuki göstergeleridir. Ancak mülkiyet hakkının, insan onuruna ve kamu vicdanına orantısız zarar verecek ölçüde kullanılamayacağı yönündeki genel ilkeler, hayvanlara yönelik mutlak bir sömürüyü hukuken bir nebze olsun dizginlemektedir.
Ceza Kanunu Ve Hayvanları Koruma Kanunu Kapsamındaki Gelişmeler
Hayvanların hukuki statüsünün eşyadan cana doğru evrilmesi noktasında ceza hukuku alanındaki son yasal güncellemeler büyük bir devrim niteliği taşımaktadır. Türk Ceza Kanunu, çok yakın bir geçmişe kadar hayvanları tamamen nesneleştirerek, sahipli hayvanlara yönelik saldırıları salt mala zarar verme suçunun bir alt dalı olarak ele almaktaydı. Burada korunan hukuki yarar hayvanın kendi yaşam hakkı değil, bizzat sahibinin ekonomik mülkiyet hakkıydı. Ancak 2021 yılında resmiyet kazanan 7332 sayılı yasal düzenleme ile birlikte, 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu ve TCK'da çok köklü değişiklikler inşa edilmiştir. Bu kanuni revizyonla süs hayvanı gibi nesneleştirici tanımlar mevzuattan kazınmış, sahipli bir hayvana zarar verenlere yönelik eski hükümler yürürlükten kaldırılarak hayvanlara karşı işlenen ağır ihlaller doğrudan cezai yaptırıma bağlanmıştır. Yapılan bu güncellemeler, hayvanları eşya prangasından kurtarıp hukuken can olarak kabul etme yolunda atılmış en cesur hukuki adımlardan biridir.
Borçlar Hukuku Kapsamında Hayvan İdare Edenin Sorumluluğu
Türk Borçlar Kanunu boyutunda konuyu irdelediğimizde, hayvanlara ilişkin hukuki çerçevenin haksız fiil sorumluluğu prensipleri etrafında şekillendiği görülmektedir. Kanunun ilgili hükümlerine göre, hayvanın fiili bakımını ve yönetimini üstlenen şahıs, hayvanın çevresine ve üçüncü kişilere verebileceği potansiyel zararları önlemekle kesin bir biçimde yükümlü kılınmıştır. Yasa koyucu burada, doğrudan özen yükümlülüğüne dayanan bir tür kusursuz sorumluluk rejimi kurmuştur. Hayvanı sevk ve idare eden kişi, ancak hukuken ve mantıken kendisinden beklenen tüm tedbirleri eksiksiz olarak aldığını kanıtladığı takdirde tazminat yükünden kurtulabilir. Bu yasal hükümler, her ne kadar hayvanı potansiyel bir tehlike kaynağı ve mülkiyet unsuru olarak kodlasa da, onun kendine has bir hareket kabiliyeti ve iradesi bulunduğunu, yani basit bir eşyadan ayrıldığını zımnen tasdik etmektedir. Bir hayvan hakları avukatı olarak, bu hukuki sorumluluğun aslında hayvanın kontrolsüzlüğünü ve olası mağduriyetlerini engelleyen dolaylı bir koruma mekanizması yarattığını rahatlıkla söyleyebiliriz.