Makale
Kriz dönemlerinde meşrulaştırılan dijital otoriterlik uygulamaları ve biyometrik veri toplama süreçleri, bireylerin mahremiyet haklarını derinden sarsmaktadır. Bu makalede, olağanüstü hallerin biyoveri üzerindeki hukuki etkilerini ve birey-devlet dengesindeki tehlikeleri KVKK ve veri güvenliği perspektifiyle inceliyoruz.
Dijital Otoriterlik, Krizler ve Biyometrik Veri
Günümüzde teknolojik gelişmelerin ivme kazanmasıyla birlikte devletlerin bireyler üzerindeki denetim mekanizmaları şekil değiştirmiş, dijital otoriterlik kavramı modern hukukun en önemli tartışma konularından biri haline gelmiştir. Geleneksel otoriter rejimler fiziksel baskı araçlarına dayanırken, dijital otoriterlik; bilginin manipülasyonu, sansür ve algoritmik yönetim sistemleri aracılığıyla kitleleri kontrol altında tutmayı hedeflemektedir. Özellikle tüm dünyayı sarsan Covid-19 pandemisi gibi kriz dönemleri, devletlerin kamu sağlığını koruma argümanına sığınarak izleme faaliyetlerini genişletmesi için meşru bir zemin yaratmıştır. Bu süreçte, toplumların sağlık endişeleri manipüle edilerek, biyometrik veriler ve genetik bilgiler gibi en hassas kişisel veriler, merkezi otoritelerin veri tabanlarında toplanmaya başlanmıştır. Bir KVKK uzmanı olarak belirtmek gerekir ki; kriz anlarında olağanüstü hal ilan edilmeksizin fiili olarak uygulanan bu denetim politikaları, hukuk devleti ilkelerini zedelemekte ve bireylerin kişisel verilerinin korunmasını ciddi bir risk altına sokmaktadır. Bireyi numaradan ibaret kılan ve bedensel bütünlüğünün dijitalleştirilmesine yol açan bu süreç, mahremiyet hakkının sınırlarını yeniden çizmektedir.
Krizlerin Dijital Otoriterliğe Etkisi
Toplumsal sağlığı derinden tehdit eden olağanüstü durumlar, tarih boyunca hükümetlerin yetkilerini genişlettiği dönemler olmuştur. Pandemi sürecinde tanık olduğumuz üzere, temas takibi uygulamaları, dijital sağlık pasaportları ve konum izleme sistemleri, bireylerin adım adım izlenmesini sağlamıştır. Düşünürlerin ifade ettiği gibi, kriz süreçleri olağanüstü halin norm haline gelmesine zemin hazırlamakta ve devletin birey üzerindeki denetimini kalıcı bir yapıya dönüştürme tehlikesi taşımaktadır. Dijital otoriterlik, vatandaşların sosyal davranışlarını ve fiziksel hareketlerini kayıt altına alarak, bu verileri temel hak ve özgürlükleri kısıtlayıcı bir araca çevirmektedir. Örneğin Asya'daki sosyal kredi sistemi ve sağlık verisi toplama uygulamaları, otoriter kontrol mekanizmalarının dijital çağda nasıl somutlaştığını göstermektedir. Oysa ki hukukun üstünlüğü ilkesi, alınan tedbirlerin geçici, ölçülü ve zorunlu olmasını emreder. Kriz anlarında bile hukuki güvenlik ilkesinin ihlal edilmemesi, kamu otoritelerinin topladığı kişisel verilerin, kriz sona erdikten sonra nasıl imha edileceğinin yasal güvencelere bağlanması gerekmektedir.
Biyoveri ve Bilişim Teknolojilerinin Hukuki Boyutu
Bilişim teknolojileri ile biyoteknolojinin entegrasyonu, kişisel verilerin korunması hukukunda yepyeni ve bir o kadar da tehlikeli bir dönemi başlatmıştır. Parmak izi, iris taraması, ses analizi ve DNA gibi biyometrik veriler, değiştirilemez olmaları sebebiyle en hassas veri kategorisinde yer almaktadır. Geleneksel şifrelerin aksine, çalınan veya sızdırılan bir genetik verinin iptal edilmesi ya da yenilenmesi mümkün değildir. Kişisel Verilerin Korunması Kanunu ve Genel Veri Koruma Tüzüğü uyarınca özel nitelikli kişisel veri sayılan bu bilgilerin işlenmesi, açık rıza veya kanunlarda öngörülen çok istisnai kamu yararı şartlarına sıkı sıkıya bağlıdır. Ancak kriz dönemlerinde devletlerin deri altı gözetim mekanizmalarına yönelmesi, biyometrik kimlik doğrulama teknolojilerinin yüz tanıma sistemleriyle entegre edilerek rızasız denetimlere dönüşmesine neden olmaktadır. Yapay zeka ve genetik mühendisliği teknolojilerinin gelişimi, insan bedenini büyük veri havuzlarının sıradan bir nesnesi haline getirme potansiyeli taşıdığından, biyogüvenlik standartlarının uluslararası hukukla tahkim edilmesi elzemdir.
Biyometrik İzleme Sistemlerinin Yarattığı İhlaller
Kriz zamanlarında halkın sağlık beklentisi, rıza unsurunun sakatlanmasına ve bireylerin mahremiyet haklarından feragat etmesine neden olabilmektedir. İktidarların hastalık tespiti gerekçesiyle kurdukları teknolojik altyapılar, zamanla asıl amacından saparak fonksiyon kayması yaşamakta ve toplumsal muhalefeti baskılamak için kalıcı bir araca dönüşebilmektedir. Bireylerin vücut ısıları, kalp ritimleri veya yüz ifadelerinin anlık olarak işlenmesi, insan otonomisine yapılmış doğrudan bir saldırıdır. Hukuk uygulamaları bağlamında değerlendirildiğinde, kriz dönemlerinde aceleyle kurulan ve şeffaflıktan uzak olan bu izleme ağlarının ve kontrolsüz entegrasyonun ortaya çıkardığı başlıca riskler şunlardır:
- Biyometrik verilerin siber saldırılar sonucunda ele geçirilerek geri dönüşü olmayan kimlik hırsızlıklarına yol açması.
- Yüz tanıma algoritmalarındaki yazılımsal önyargılar sebebiyle, hatalı kimlik tespiti ve ayrımcılık yasağının ihlal edilmesi.
- Zorunlu sağlık uygulamaları aracılığıyla toplanan konum ve genetik verilerin, kriz sonrasında kamu kurumlarınca imha edilmeyerek profilleme amacıyla kullanılması.
- Bireyin özel hayatın gizliliği hakkının, orantısız devlet müdahaleleri sonucunda tamamen ortadan kalkması.
KVKK Perspektifinden Sınırlama ve Ölçülülük
Otoriterleşme eğilimlerinin teknolojik araçlarla perçinlendiği bu dönemde, bireyin temel hak ve özgürlüklerinin bağımsız yargı organları tarafından etkin şekilde korunması yaşamsal bir zorunluluktur. Devletlerin krizi bahane ederek hukuki sınırları esnetmesi, ölçülülük ilkesine ve temel hakların özüne dokunma yasağına açıkça aykırıdır. Bir krizin varlığı, kişisel verilerin korunması ilkelerinin askıya alınabileceği anlamına gelmez. Toplanan her türlü biyometrik veya sağlık verisinin amaçla bağlantılı, sınırlı ve ölçülü olma ilkesi çerçevesinde işlenmesi şarttır. Ayrıca, kriz anında meşru görülen izleme faaliyetlerinin ne zaman sona ereceği, bu verilerin hangi tarihte silineceği yasal olarak önceden tayin edilmelidir. Aksi takdirde, dijital diktatörlük uygulamaları hukuk sistemini içten içe kemirerek bireyi salt bir veri nesnesine dönüştürür. Özgürlük ile otorite arasındaki hassas dengede, anayasal güvencelerin ve uluslararası veri koruma standartlarının esnetilmeden uygulanması, demokratik hukuk devletinin varlığını sürdürebilmesi için yegâne yoldur.