Anasayfa Karar Bülteni AİHM | VÜQAR KƏRİM OĞLU RƏFİYEV | BN. 81028/17

Karar Bülteni

AİHM VÜQAR KƏRİM OĞLU RƏFİYEV BN. 81028/17

KARARIN KÜNYESİ

Alan Değer
Mahkeme / Bölüm AİHM / Üçüncü Bölüm
Başvuru No 81028/17
Karar Tarihi 08.07.2025
Dava Türü Bireysel Başvuru
Karar Sonucu İhlal
Karar Linki HUDOC
  • Özel mülkte barışçıl ibadet izne tabi tutulamaz.
  • Resmi kaydı olmayan fiili gözaltı hukuka aykırıdır.
  • Mahkeme kararları iddiaları karşılayan makul gerekçe içermelidir.
  • Dini inançlara müdahale öngörülebilir yasalara dayanmalıdır.

Bu karar, demokratik hukuk devletlerinde bireylerin özel alanlarında bir araya gelerek ibadet etmelerinin, devletin iznine tabi resmi bir dini toplantı olarak nitelendirilemeyeceğini hukuken güvence altına almaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, dini inançların dışa vurumunun bireysel ya da toplu olarak barışçıl bir şekilde gerçekleştirilmesinin din ve vicdan özgürlüğünün en temel ve ayrılmaz bir parçası olduğunu teyit etmiştir. Bunun yanı sıra, bireylerin karakola götürülerek hiçbir resmi kayıt tutulmadan fiili olarak alıkonulmasının kişi hürriyeti ve güvenliği hakkını doğrudan ihlal ettiği, hukuki dayanaktan yoksun keyfi tutmaların demokratik bir toplumda kabul edilemez olduğu kesin bir dille ifade edilmiştir. Yargılama süreçlerinde de sanık iddialarının tatmin edici gerekçeler sunulmaksızın reddedilmesinin adil yargılanma hakkını zedelediği açıkça ortaya konmuştur.

Benzer davalardaki emsal etkisi, özellikle inanç azınlıklarına veya devlet tarafından resmi olarak tanınmamış ya da kaydedilmemiş dini gruplara yönelik idari yaptırımların sınırlarını çizmesi açısından son derece büyüktür. Kolluk kuvvetlerinin, toplantı ve örgütlenme özgürlüğü ile din özgürlüğü kapsamındaki barışçıl eylemleri, yasal dayanağı olmayan genişletici yorumlarla suç kapsamına alamayacağı ilke haline getirilmiştir. Uygulamada, yerel mahkemelerin kolluk tutanaklarını mutlak ve sarsılmaz doğru kabul etme alışkanlıklarının önüne geçilmesi hedeflenmektedir. Yargı mercileri, sadece polis beyanlarına ve idari kurumların tutanaklarına dayanarak, sanığın aksi yöndeki tutarlı ve makul itirazlarını tartışmadan mahkûmiyet kararı veremeyecektir. Bu yönüyle karar, hem idari yaptırım süreçlerinde hem de polis uygulamalarında kanunilik ve şeffaflık ilkelerinin ne denli hayati bir rol oynadığını uluslararası ölçekte güçlü bir biçimde tescil etmiştir.

UYUŞMAZLIĞIN KONUSU

Uyuşmazlık, Azerbaycan vatandaşı Vüqar Kərim oğlu Rəfiyev'in, katıldığı bir cenaze merasiminin ardından bir arkadaşının evinde diğer misafirlerle birlikte dua etmesi üzerine yaşanan olaylardan kaynaklanmaktadır. Polis ekipleri söz konusu özel mülke baskın düzenleyerek Rəfiyev'i ve diğer kişileri karakola götürmüş, kendilerini saatlerce hiçbir resmi kayıt tutmadan gözaltında bekletmiştir. Ardından, başvurucuya dini toplantı düzenleme kurallarını ihlal ettiği gerekçesiyle yüksek miktarda idari para cezası kesilmiştir. Rəfiyev, arkadaşının evinde sadece dua ettiklerini, bunun yasadışı bir dini toplantı olmadığını ve polisin kendilerini haksız yere alıkoyduğunu belirterek kararlara itiraz etmiştir. Ancak yerel mahkemeler, başvurucunun iddialarını dikkate almayıp yalnızca polis ve kurum tutanaklarına dayanarak cezayı onamıştır. Bunun üzerine Rəfiyev, din özgürlüğü, adil yargılanma hakkı ile kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğini belirterek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurmuş, ihlallerin tespiti ile birlikte tazminat talebinde bulunmuştur.

HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, uyuşmazlığı çözerken öncelikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi m.9 kapsamında güvence altına alınan din ve vicdan özgürlüğünü temel almıştır. Din özgürlüğü, inancı tek başına veya topluca, aleni veya özel olarak ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yapmak suretiyle açığa vurma hakkını içerir. Bu hakka yapılacak herhangi bir müdahalenin, mutlaka öngörülebilir ve açık bir kanuni dayanağa sahip olması, meşru bir amaç gütmesi ve demokratik bir toplumda zorunlu bir sosyal ihtiyacı karşılaması şarttır. Bireylerin özel alanlarındaki inanç pratikleri doğrudan bu koruma zırhı altındadır.

Kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı yönünden Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi m.5/1 hükümleri dikkate alınmıştır. Hukukun üstünlüğüne dayalı demokratik bir düzende, bireylerin hiçbir resmi kayıt, yasal dayanak ve makul gerekçe olmaksızın özgürlüklerinden yoksun bırakılması, doğrudan keyfi tutuklama ve alıkoyma yasağına aykırıdır. Bir kişinin kendi iradesi dışında polis merkezine götürülmesi, burada kapalı kapılar ardında bekletilmesi ve binadan özgürce ayrılmasına izin verilmemesi, fiili süresinden bağımsız olarak özgürlükten yoksun bırakma anlamına gelmektedir.

Adil yargılanma hakkına ilişkin olarak ise Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi m.6/1 devreye girmektedir. Mahkemelerin verdikleri kararlarda, ulaştıkları sonuçların hukuki dayanaklarını ve tarafların iddialarını neden kabul veya reddettiklerini yeterli, şeffaf ve anlaşılır bir biçimde açıklama yükümlülüğü (gerekçeli karar hakkı) yerleşik uluslararası içtihat prensiplerindendir. Sadece kolluk görevlilerinin veya idari otoritelerin beyanlarını mutlak üstün tutup, sanığın makul, mantıklı ve olayla yakından ilgili savunmalarını gerekçesiz şekilde göz ardı etmek, adil yargılanma hakkının özünü ciddi şekilde zedeleyen bir usul ihlali olarak kabul edilmektedir.

SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, somut olayda başvuranın katıldığı bir cenaze merasimi sonrasında özel bir evde dua ettiği sırada polis tarafından alıkonulmasını, kendisine yüksek miktarda idari para cezası kesilmesini ve devamında yerel mahkemelerin sergilediği hukuk yaklaşımını detaylıca değerlendirmiştir. Öncelikle, polis baskını sonrası başvuranın saatlerce karakolda tutulması ve bu alıkoyma durumuna ilişkin hiçbir resmi gözaltı kaydının veya makul yasal gerekçenin dosyada bulunmaması, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına yönelik son derece açık ve keyfi bir müdahale olarak nitelendirilmiştir. Gözaltı veya alıkoyma süresinin nispeten kısa olması, bu idari işlemin hukuka aykırılığını, şekli noksanlığını ve keyfiliğini hiçbir şekilde ortadan kaldırmamaktadır.

Adil yargılanma hakkı yönünden yapılan incelemede, yerel mahkemelerin polis memurlarının ve idari kurum yetkililerinin ifadelerini hiçbir objektif yan delil aramaksızın doğru kabul ettiği saptanmıştır. Mahkemeler, başvuranın özel bir mülkte sadece arkadaşlarıyla birlikte dua ettiğine yönelik hayatın olağan akışına uygun ve makul savunmasını neden reddettiklerine dair hiçbir tatmin edici gerekçe sunmamıştır. İddiaların eşitlik ilkesi çerçevesinde tartışılmadığı ve lehe olan delillerin tarafsızca değerlendirilmediği bu yargılama süreci, adil yargılanma hakkının güvencelerine açıkça aykırı bulunmuştur.

Din özgürlüğü bağlamında ise, başvuranın cezalandırılmasına dayanak yapılan İdari Suçlar Kanunu hükmünün özünde dini örgütlerin veya derneklerin yasal kuruluşu ve resmi işleyişi ile ilgili olduğu vurgulanmıştır. Somut olayda başvuran, söz konusu evin sahibi olmadığı gibi bir dini örgütün yöneticisi veya kurucusu da değildir; o evde yalnızca bir misafirdir. İnsanların kendi rızalarıyla özel bir meskende bir araya gelerek ibadet etmelerini, resmi kayda ve izne tabi bir yasadışı dini toplantı olarak değerlendirip cezalandırmanın hiçbir öngörülebilir yasal dayanağı olmadığı saptanmıştır. Resmi kaydı olmayan veya azınlıkta olan bir dini gruba mensup kişilerin sırf inançları gereği ibadet ettikleri için cezalandırılmaları, devletin bireylerin neye inanıp inanmayacağına haksız ve hukuksuz biçimde müdahale etmesi anlamına gelir.

Sonuç olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, başvuranın kişi hürriyeti, adil yargılanma hakkı ve din özgürlüğünün ihlal edildiği yönünde karar vermiştir ve başvuruyu kabul etmiştir.

Karar Tarihi: Yayınlanma: Güncelleme: