Karar Bülteni
AYM K.Y. BN. 2022/102376
KARARIN KÜNYESİ
| Alan | Değer |
|---|---|
| Mahkeme / Bölüm | Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm |
| Başvuru No | 2022/102376 |
| Karar Tarihi | 29.07.2025 |
| Dava Türü | Bireysel Başvuru |
| Karar Sonucu | İhlal |
| Karar Linki | AYM Kararlar Bilgi Bankası |
- Ev hapsi tedbiri mutlaka somut gerekçelendirilmelidir.
- Şüpheli muhakkak bizzat hâkim huzuruna çıkarılmalıdır.
- Özgürlüğü kısıtlayan kararların şüpheliye tebliği zorunludur.
- Kısa süreli tedbirlere itirazlar süratle karara bağlanmalıdır.
Bu karar, ceza muhakemesinde sıkça başvurulan adli kontrol tedbirlerinden biri olan "konutu terk etmeme" yani ev hapsi uygulamasının hukuki sınırlarını ve usul güvencelerini netleştirmesi bakımından büyük bir hukuki önem taşımaktadır. Anayasa Mahkemesi, ev hapsi tedbirinin kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına en az tutuklama tedbiri kadar ağır bir müdahale teşkil ettiğini vurgulamıştır. Bu bakımdan, söz konusu koruma tedbirine hükmedilirken tutuklamada olduğu gibi somut olgulara dayalı, kişiselleştirilmiş ve açık gerekçeler sunulması gerektiği hukuken ortaya konulmuştur. İş yoğunluğu bahanesiyle şüphelinin bizzat dinlenmeden, yalnızca dosya üzerinden ev hapsi kararı verilmesinin derhâl hâkim önüne çıkarılma güvencesini açıkça ihlal ettiği tespiti, temel hakların kısıtlanmasında usuli güvencelerin şekli değil esasi birer şart olduğunu göstermektedir.
Ayrıca, temel hak ve özgürlüklere yönelik sınırlandırmaların muhataplarına zamanında bildirilmesi ve bunlara karşı yapılan itirazların kısa sürede sonuçlandırılması, hukuki güvenlik ilkesinin vazgeçilmez bir unsurudur. Emsal niteliğindeki bu ihlal kararı, sulh ceza hâkimliklerinin adli kontrol tedbirlerini uygularken rutin, basmakalıp ve şablon gerekçelerden titizlikle kaçınmaları gerektiğini, şüphelinin kaçma veya delilleri karartma riskini mutlaka somutlaştırmalarının hukuki bir zorunluluk olduğunu göstermektedir. Özellikle kısa süreli geçici koruma tedbirlerine yönelik itirazların hiç vakit kaybedilmeden, en süratli biçimde incelenmesi gerektiği yönündeki vurgu, adli uygulamadaki gecikmelerin ve telafisi güç mağduriyetlerin önüne geçilmesi adına derece mahkemelerine çok güçlü bir uyarı niteliğindedir.
UYUŞMAZLIĞIN KONUSU
Bu uyuşmazlık, silahlı tehdit ve kasten yaralama iddiaları kapsamında gözaltına alınan bir suça sürüklenen çocuğun, hâkim huzuruna bizzat çıkarılmaksızın ve yasal gerekçe gösterilmeksizin ev hapsine mahkûm edilmesi ile bu sürece ilişkin yasal itiraz yollarının usulüne uygun işletilmemesinden kaynaklanmaktadır.
Olayda, husumetli olduğu iddia edilen kişiler arasında sokakta yaşanan bir tartışma ve arbede sonrasında şikâyet üzerine gözaltına alınan başvurucu, Cumhuriyet savcılığı tarafından adli kontrol talebiyle sulh ceza hâkimliğine sevk edilmiştir. Ancak yetkili hâkimlik, sadece adliyedeki iş yoğunluğunu bahane ederek şüpheliyi bizzat dinlemeden, doğrudan dosya üzerinden inceleme yaparak bir ay süreyle konutu terk etmeme kararı vermiştir. Verilen bu hürriyeti kısıtlayıcı karar şüpheliye zamanında tebliğ edilmemiş, tesadüfen öğrenilerek yapılan yasal itiraz ise ancak beş gün gibi uzun bir süre sonra karara bağlanarak reddedilmiştir. Başvurucu, hürriyetinin haksız yere kısıtlandığı, hâkim önüne çıkarılmadığı, kararın tebliğ edilmediği ve itirazının geç incelendiği gerekçesiyle mağduriyetinin giderilmesini talep etmiştir.
HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR
Anayasa Mahkemesi uyuşmazlığı değerlendirirken, öncelikle Anayasa'nın 19. maddesinde güvence altına alınan "kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı" ile bu temel hakkın yargısal usul güvencelerini temel hareket noktası olarak ele almıştır. Ceza muhakemesinde kişi özgürlüğünü kısıtlayan koruma tedbirlerine ilişkin yasal çerçeve, temel olarak 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu hükümleri etrafında şekillenmektedir.
Konutu terk etmeme şeklindeki adli kontrol tedbiri, 5271 sayılı Kanun m. 109 kapsamında detaylı biçimde düzenlenmiş olup, mahiyeti ve kişi özgürlüğüne getirdiği kısıtlamanın ağırlığı itibarıyla doğrudan tutuklama tedbirine oldukça benzer ağır nitelikler taşımaktadır. Bu nedenle, yerleşik yargısal içtihatlara göre, anılan tedbire hükmedilebilmesi için de tıpkı tutuklamada olduğu gibi mutlaka kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin bulunması şarttır. Bununla da yetinilmeyip şüphelinin kaçma, delilleri yok etme veya değiştirme gibi meşru bir amacının olduğu yargı kararlarında açıkça gerekçelendirilmek zorundadır.
Diğer yandan, Anayasa'nın 19. maddesinin beşinci fıkrası gereğince, suç isnadıyla yakalanıp gözaltına alınan kişilerin serbest bırakılmamaları hâlinde en geç yasal süreler içinde "hâkim önüne çıkarılması" tartışılmaz bir anayasal zorunluluktur. Hukuk sistemimizde hâkim önüne çıkarılma kavramı, kâğıt üzerinde bir incelemeyi değil, hâkimin bizzat şüpheliyi yüz yüze sorgulamasını ve savunmasını doğrudan dinlemesini gerektirmektedir.
Bununla birlikte, kişi hürriyetini derinden kısıtlayan idari veya yargısal bir kararın muhatabına derhâl tebliğ edilmesi ve bu kısıtlayıcı karara karşı yapılan itirazların, Anayasa'nın 19. maddesinin sekizinci fıkrası uyarınca çok "kısa sürede" incelenerek gecikmeksizin karara bağlanması şarttır. Özgürlükten yoksun bırakılan bir bireyin, kısıtlamanın hukuka aykırılığını ileri sürerek serbest bırakılmasını isteme hakkı, idare karşısında mutlak surette etkili ve süratli bir yargısal denetim mekanizmasını zorunlu kılmaktadır.
SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER
Anayasa Mahkemesi, başvurucunun konutu terk etmeme şeklindeki adli kontrol tedbirine yönelik şikâyetlerini detaylı bir şekilde incelediğinde, ilk olarak olayda kuvvetli suç şüphesini gösteren kamera kayıtları tutanağı, müşteki beyanı, taraflar arasındaki husumet olgusu ve dosyaya yansıyan adli tıp raporu gibi makul şüpheyi haklı kılan belirtilerin mevcut olduğunu tespit etmiştir. Ancak, yerel sulh ceza hâkimliğinin vermiş olduğu kısıtlayıcı kararda, başvurucunun kaçma şüphesinin bulunup bulunmadığına veya delilleri yok etme ile değiştirme tehlikesine dair hiçbir hukuki değerlendirme yapılmadığı görülmüştür. Dolayısıyla, doğrudan kişi hürriyetini sınırlandıran bu ağır tedbirin meşru bir amacının kararda somut olarak ortaya konulmadığı saptanmıştır.
Ayrıca, başvurucu mevcutlu olarak, yani kolluk gözetiminde adliyeye sevk edilmesine rağmen, hâkimliğin salt "iş yoğunluğu" gerekçesini öne sürerek şüpheliyi bizzat huzura almadan ve doğrudan dosya üzerinden ev hapsine karar vermesinin, Anayasa'nın açıkça emrettiği "derhâl hâkim önüne çıkarılma" güvencesini doğrudan ihlal ettiği tespit edilmiştir. Özgürlüğü kısıtlanacak şüphelinin bizzat dinlenmesi, adil bir yargısal denetimin vazgeçilmez asgari şartıdır.
Yargısal kararın tebliği ve itiraz süreci incelendiğinde ise, verilen adli kontrol kararının başvurucuya usulüne uygun şekilde ve zamanında tebliğ edilmediği görülmüştür. Başvurucunun kararı haricen öğrenip okul dönemi olduğunu da belirterek ivedilikle sonuçlandırılması talebiyle yaptığı itiraz, ancak beş gün sonra incelenerek reddedilmiştir. Mahkeme, otuz gün süreli geçici bir tedbire yönelik itirazın karara bağlanmasında geçen beş günlük sürenin, Anayasa'da belirtilen "kısa sürede karar verme" zorunluluğu ile açıkça bağdaşmadığına hükmetmiştir.
Öte yandan, başvurucunun gözaltı sürecinin makul süreyi aştığı, hukuka aykırı olduğu ve kötü muamele gördüğü yönündeki iddiaları, bu konularda öncelikle tüketilmesi gereken olağan yasal başvuru yolları (tazminat davası) kullanılmadığı için başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez bulunmuştur.
Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi İkinci Bölümü, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği yönünde karar vererek başvuruyu kabul etmiştir.