Anasayfa Karar Bülteni AYM | Tonguç Özkan | BN. 2021/32670

Karar Bülteni

AYM Tonguç Özkan BN. 2021/32670

KARARIN KÜNYESİ

Alan Değer
Mahkeme / Bölüm Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm
Başvuru No 2021/32670
Karar Tarihi 29.07.2025
Dava Türü Bireysel Başvuru
Karar Sonucu İhlal Yok / Kabul Edilemez
Karar Linki AYM Kararlar Bilgi Bankası
  • Devletin yaşamı koruma yükümlülüğü mutlak değildir.
  • Terör saldırılarında idarenin makul tedbirleri alması yeterlidir.
  • Etkili yargısal sistem mutlaka ceza davasını gerektirmez.
  • Delil sunmayan tarafın silahların eşitliği iddiası dinlenmez.
  • İdareye her potansiyel tehdidi önleme yükümlülüğü yüklenemez.

Bu karar, terör eylemleri neticesinde meydana gelen can kayıpları ve yaralanmalarda devletin yaşam hakkı kapsamındaki pozitif yükümlülüklerinin sınırlarını kesin hatlarla çizmesi bakımından büyük bir öneme sahiptir. Kararda, anayasal koruma altında olan yaşam hakkının devlete mutlak bir güvenlik garantisi sunma yükümlülüğü getirmediği, idarenin öngörülebilir, somut ve yakın bir tehlikeyi bilmesi veya bilmesi gerektiği durumlarda makul tedbirleri almasının hukuken yeterli olduğu güçlü bir şekilde vurgulanmaktadır. İdareye yönelik somut istihbari bilginin bulunmadığı kitlesel etkinliklerde, olağan prosedürler kapsamında alınan makul güvenlik önlemleri, idarenin ihmali ve kusur sorumluluğunu ortadan kaldırmaktadır.

Öte yandan, benzer davalardaki emsal etkisi değerlendirildiğinde, idarenin açık bir hizmet kusurunun bulunmadığı ancak vatandaşların zarar gördüğü terör saldırılarında, mağdurların manevi zararlarının idare hukukundaki "sosyal risk" ilkesi çerçevesinde tazmin edilmesinin, devletin yaşam hakkına ilişkin yargısal ve usul yükümlülüklerini yerine getirdiği anlamına geldiği teyit edilmiştir. Ayrıca karar, adil yargılanma hakkı kapsamında tarafların kendi delillerini sunma yükümlülüklerini ihmal etmeleri veya dosyaya sunulan raporlara bir şekilde ulaşıp beyanda bulunmaları hâlinde, şeklî tebligat eksikliklerinin silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerini doğrudan ihlal etmeyeceğini göstermektedir. Bu hususlar, hem idare hukuku alanında açılacak tam yargı davalarında idarenin kusur takdiri hem de bireysel başvurularda mahkemeler için güçlü ve yönlendirici bir rehber niteliği taşımaktadır.

UYUŞMAZLIĞIN KONUSU

Başvurucu, 10 Ekim 2015 tarihinde Ankara Tren Garı önünde barış ve demokrasi konulu bir miting için toplanıldığı sırada peş peşe gerçekleşen ve çok sayıda kişinin hayatını kaybetmesine yol açan "10 Ekim Katliamı" olarak bilinen terör saldırısında ağır şekilde yaralanan bir vatandaştır. Olayın ardından başvurucu, devletin böylesine büyük bir saldırıyı önceden istihbarat almasına rağmen engelleyemediğini, gerekli güvenlik önlemlerini almadığını, olay sonrasında ise güvenlik güçlerinin ambulansların gelişini engelleyerek acil sağlık hizmetlerini aksattığını iddia etmiş; İçişleri Bakanlığı ile Ankara Valiliğine karşı manevi ve maddi tazminat istemiyle tam yargı davası açmıştır. İdare mahkemesi, başvurucunun maddi tazminat talebini zararını belgelendiremediği için reddetmiş, manevi tazminat talebini ise "sosyal risk" ilkesi kapsamında kısmen kabul etmiştir. Başvurucu, idarenin hizmet kusurunun değerlendirilmemesinden, tazminat miktarının yetersizliğinden ve yargılama sırasında alınan sağlık raporunun kendisine tebliğ edilmeden karar verilmesinden şikâyetçi olarak, yaşam hakkı ve adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.

HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR

Anayasa Mahkemesi, uyuşmazlığı değerlendirirken temel olarak Anayasa'nın yaşam hakkını güvence altına alan 17. maddesi ve hak arama hürriyetini ile adil yargılanma hakkını düzenleyen 36. maddesi çerçevesinde derinlemesine bir inceleme yapmıştır.

Anayasa'nın 17. maddesi bağlamında devletin, yetki alanındaki bireylerin yaşamını kamu görevlileri veya üçüncü kişilerin eylemlerinden doğabilecek risklere karşı koruma yönünde pozitif bir yükümlülüğü bulunmaktadır. Ancak yerleşik içtihat prensipleri gereğince bu koruma yükümlülüğü, idareye aşırı bir yük getirecek şekilde her türlü potansiyel tehlikenin önlenmesi anlamını taşımaz. Bir ihlalden söz edilebilmesi için kamu makamlarının, bireyin yaşamına yönelik somut, belirli, gerçek ve yakın bir tehlikenin varlığını bilmesi veya bilmesi gerektiği hâlde, makul ölçüler çerçevesinde tehlikeyi önleyecek somut önlemleri almamış olması gerekmektedir. Özellikle 17/7/2004 tarihli ve 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun ile idare hukukunda yerleşik olan "sosyal risk" ilkesi, devletin doğrudan hizmet kusuru bulunmayan durumlarda dahi terör eylemlerinden doğan zararların, toplumsal dayanışma gereği topluma paylaştırılması amacıyla uygulanan temel bir idare hukuku kuralıdır.

Anayasa'nın 36. maddesinde korunan adil yargılanma hakkı kapsamında yer alan silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkeleri ise, tarafların usule ilişkin haklar bakımından mahkeme önünde eşit konumda olmasını ve dosyaya sunulan delillerden haberdar olarak bunlara karşı itirazlarını özgürce ileri sürebilmesini ifade eder. Ancak, 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu kapsamında, delil sunma ve iddiaları ispatlama külfeti kural olarak tarafların üzerindedir. Taraflar, iddialarını ispatlamak amacıyla mahkemenin verdiği sürelere ve ara kararlarına harfiyen uymak zorundadır. Yargılama sürecinin bütününe bakıldığında, usule ilişkin şeklî eksikliklerin (örneğin fiziki bir tebligat eksikliğinin), kişinin kanun yolu aşamasında bu belgeye erişip savunma hakkını kullanabilmesi hâlinde adil yargılanma hakkının özünü zedelemeyeceği temel bir kuraldır.

SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER

Anayasa Mahkemesi, somut olayda öncelikle yaşam hakkının maddi boyutu olan koruma yükümlülüğünü detaylı bir şekilde incelemiştir. Yapılan değerlendirmede, idarenin 10 Ekim 2015 tarihinde Ankara'da düzenlenen mitinge yönelik somut, belirli ve yakın bir canlı bomba saldırısı tehdidi hakkında önceden bilgi sahibi olduğuna dair dosyada hiçbir veri bulunmadığı tespit edilmiştir. Kamu makamlarının, toplanma alanını çevreleyen güvenlik bariyerleri kurduğu, bomba dedektör köpekleriyle arama yaptığı ve iki binden fazla güvenlik personeli ile çok sayıda ambulansı sahada hazır bulundurduğu görülmüştür. Patlama sonrasında ise bölgedeki kaos ortamına rağmen, tüm yaralıların sadece 65 dakika içinde en yakın sağlık kuruluşlarına sevkinin sağlandığı tespit edilmiştir. Olay sırasında polisin kalabalığı dağıtmak için gaz bombası attığı iddiaları incelenmiş ancak bunun acil sağlık hizmetlerinin ulaşımını engellediğine dair herhangi bir bulgu saptanamamıştır. Bu bağlamda, idarenin terör eylemlerini önleme bağlamında yaşamı koruma yükümlülüğü açısından makul tedbirleri almadığı veya üstüne düşen sorumluluğu yerine getirmediği söylenemez.

Yaşam hakkının usul boyutu açısından yapılan incelemede, ilk derece ve istinaf mahkemelerinin olayın tüm koşullarını derinlemesine araştırdığı, idarenin hizmet kusurunun bulunup bulunmadığına ilişkin nesnel bir yaklaşım sergilediği görülmüştür. Yargılama neticesinde doğrudan bir hizmet kusuru tespit edilemese de, ispat yükünü hafifleten sosyal risk ilkesi kapsamında başvurucu lehine manevi tazminata hükmedilmesi, devletin etkili bir yargısal sistem kurma ve meydana gelen zararı telafi etme yükümlülüğünü gereği gibi yerine getirdiğini açıkça göstermektedir. Bu sebeple yaşam hakkının maddi ve usuli yönlerden ihlal edilmediğine kanaat getirilmiştir.

Adil yargılanma hakkı kapsamında silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerine ilişkin iddialar incelendiğinde ise; idare mahkemesinin açık ara kararına rağmen başvurucunun maddi zararını ispata yarayacak (maaş bordrosu, bakıcı masrafı gibi) belgeleri mahkemeye sunmadığı saptanmıştır. Ayrıca, dosyaya giren adli tıp raporunun başvurucuya resmen tebliğ edilmemiş olmasına rağmen, başvurucunun sunduğu istinaf dilekçesinde bu raporun içeriğine bizzat değinerek detaylı itirazlarda bulunduğu belirlenmiştir. Bu durum, başvurucunun delile eylemli olarak eriştiğini ve itiraz hakkını aktif bir biçimde kullandığını kanıtlamaktadır. Dolayısıyla başvurucunun yargılamanın sonucunu etkileyecek usuli bir imkândan mahrum bırakıldığı iddiası dayanaksız bulunmuştur.

Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi İkinci Bölümü, adil yargılanma hakkı kapsamındaki silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerinin ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna ve yaşam hakkının maddi ve usul boyutlarının ihlal edilmediği yönünde karar vermiştir.

Karar Tarihi: Yayınlanma: Güncelleme: