Anasayfa Makale TMK 241 Kapsamında Üçüncü Kişilere Karşı Dava

Makale

Mal rejiminin tasfiyesinde, borçlu eşin malvarlığının veya terekesinin katılma alacağını karşılayamaması durumunda, Türk Medeni Kanunu madde 241 uyarınca karşılıksız kazandırmalardan yararlanan üçüncü kişilere karşı eksik kalan miktarla sınırlı olarak dava açılabilir. Bu dava, alacaklı eşin haklarını güvence altına almayı hedefler.

TMK 241 Kapsamında Üçüncü Kişilere Karşı Dava

Evlilik birliğinin sona ermesiyle birlikte gündeme gelen mal rejiminin tasfiyesi sürecinde, eşlerin birbirlerinden olan alacak haklarının korunması hukuki güvenlik açısından büyük bir önem taşımaktadır. Bu kapsamda Türk Medeni Kanunu madde 241, katılma alacağı güvencesini sağlamak üzere oldukça spesifik ve istisnai bir mekanizma öngörmektedir. Kanun koyucu, borçlu eşin malvarlığının veya vefatı halinde terekesinin, tasfiye sonucunda ortaya çıkan alacağı karşılamaya yetmediği durumlarda, alacaklı eşe belirli şartlar altında üçüncü kişilere yönelme imkanı tanımıştır. Bu imkan, borçlu eşin daha öncesinde gerçekleştirdiği karşılıksız kazandırmalardan veya mal kaçırma kastı taşıyan devirlerden yararlanan üçüncü kişileri, tasfiye sürecinin dolaylı bir tarafı haline getirmektedir. Uygulamada sıklıkla karşılaşılan, borçlu eşin alacağı sonuçsuz bırakmak amacıyla gerçekleştirdiği işlemler neticesinde tahsil kabiliyetini yitiren alacaklı eş, söz konusu yasal düzenleme sayesinde mağduriyetini giderme ve hakkına kavuşma şansı bulmaktadır. TMK 241 hükmü, aile hukuku pratiklerinde tarafların haklarını dengeleyen emredici bir kuraldır ve eşlerin bu dava hakkından mal rejimi sözleşmesiyle önceden feragat etmeleri hukuken kesinlikle mümkün değildir. Bu dava, hukuki korumanın alanını üçüncü kişileri kapsayacak şekilde genişleterek adaleti tesis eder.

TMK 241 Davasının Hukuki Niteliği

Türk Medeni Kanunu'nun 241. maddesine dayanılarak açılacak davanın hukuki niteliği, doktrinde ve yargı kararlarında mal rejimsel tenkis davası olarak kabul görmektedir. Bu nitelendirme, davanın temel mantığının ve işleyişinin miras hukukundaki tenkis davasına çok benzemesinden ileri gelmektedir. Kanun koyucu da kanun metninde bu benzerliğe açıkça vurgu yapmış ve yetki kuralları dışında mirastaki tenkis davasına ilişkin usul ve esasların bu davalarda kıyas yoluyla uygulanacağını açıkça belirtmiştir. Ancak bu özel nitelikli dava, tasarrufun iptali davasından veya muvazaa iddialarına dayanan tapu iptal davalarından yapısal ve sonuçları itibarıyla tamamen farklıdır. Üçüncü kişiye karşı yöneltilen bu talep, söz konusu devir işleminin veya karşılıksız kazandırmanın tamamen hükümsüz kılınmasını ya da geçmişe etkili olarak iptal edilmesini asla amaçlamaz. Aksine, gerçekleştirilen hukuki işlem veya devir kendi içinde geçerliliğini korumaya devam ederken, alacaklı eşe yalnızca eda davası niteliğinde parasal bir talep hakkı sunulur.

Üçüncü kişiden ilgili malvarlığı değerinin aynen (ayni olarak) iadesi istenemez; sadece elde ettiği kazandırma oranında borçlu eşten tahsil edilemeyen tutar için parasal bir tazminat ödemesi talep edilebilir. Bu durum, mal rejimlerinden doğan hakların ayni değil nisbi bir alacak hakkı olması ilkesinin en temel yansımalarından biridir. Katılma alacağının nisbi nitelik taşıması kural olarak borç ilişkisinin nispiliği gereği yalnızca diğer eşe veya onun mirasçılarına karşı ileri sürülebilmesini gerektirirken, TMK 241 bu temel kurala getirilmiş son derece istisnai bir yasal koruma kalkanıdır. Borçlu eşin taraf olduğu işlemler neticesinde elde edilen kazanımlar, üçüncü kişinin malvarlığına geçerli bir şekilde intikal etmiş olsa dahi, üçüncü kişi bu kazanımın sebep olduğu mağduriyetten sorumludur. Bu sorumluluk, üçüncü kişinin devralırken iyiniyetli veya kötüniyetli olmasından bağımsız olarak doğar. Yani üçüncü kişi, kendisine yapılan kazandırmanın mal kaçırma kastı taşıdığını hiç bilmese dahi ödeme yapmakla yükümlüdür.

Üçüncü Kişilere Karşı Dava Açılabilmesinin Şartları

Üçüncü kişilere karşı TMK 241 uyarınca dava açılabilmesi için kanunda öngörülen bazı kesin şartların bir arada gerçekleşmiş olması aranmaktadır. Bu şartların varlığı, davanın kabul edilebilirliği açısından mahkeme tarafından resen gözetilir ve herhangi birinin eksikliği davanın doğrudan reddi sonucunu doğurur. Şartları usul ve esas açısından sistematik olarak incelemek gerekirse şu hususlar ön plana çıkmaktadır:

  • Hesaba katılması gereken karşılıksız bir kazandırma veya mal kaçırma kastıyla yapılmış bir devir bulunmalıdır.
  • Borçlu eşin mevcut malvarlığı veya vefat etmişse terekesi, tasfiye sonucunda doğan alacağı karşılamaya kesinlikle yetmemelidir.
  • Üçüncü kişiden talep edilecek miktar, eksik kalan alacak tutarı ve üçüncü kişinin bizzat elde ettiği kazandırma ile sınırlı tutulmalıdır.
  • Dava, kanunda açıkça öngörülen bir ve beş yıllık hak düşürücü süreler kesinlikle geçirilmeden zamanında açılmış olmalıdır. Bu şartlar ışığında, alacaklı eşin doğrudan üçüncü kişiye yönelmesi hukuken mümkün değildir.

TMK 241 hükmünün uygulanabilmesi için aranan "borçlu eşin malvarlığının veya terekesinin katılma alacağını karşılayamaması" şartı, uyuşmazlıkların çözümünde son derece kritiktir. Borçlu eş, söz konusu borçtan yalnızca edinilmiş malları ile değil, kişisel malları da dahil olmak üzere şahsi malvarlığının tamamıyla sorumludur. Dolayısıyla, borçlu eşin malvarlığında bulunan kişisel malların değeri, alacağı ödemeye yetiyorsa, kazandırmadan yararlanan üçüncü kişiye karşı kesinlikle dava açılamaz. Alacaklı eşin, asıl borçluya karşı başlattığı icra takibinin semeresiz kalması, borçlunun aczinin aciz vesikasıyla belgelenmesi veya iflasına karar verilmesi gibi durumlar, malvarlığının yetersizliği şartının gerçekleştiğini gösterir. Üçüncü kişinin sorumluluğu ikincil (tali) nitelikte olup, adeta yasal bir kefil gibi değerlendirilmesi gereken bir sorumluluk türüdür. Ayrıca, üçüncü kişinin ödemekle yükümlü olacağı miktar, yalnızca alacaklı eşin tahsil edemediği "eksik kalan miktar" kadardır ve hiçbir koşulda elde ettiği kazandırmanın parasal değerini aşamaz. Kazandırma tamamen karşılıksız değil de bir miktar bedel alınarak yapılmışsa, ödediği karşılık dikkate alınır.

Muvazaa ve Tasarrufun İptali Davaları ile Karşılaştırma

Mal rejiminin tasfiyesinde borçlu eşin gerçekleştirdiği sorunlu tasarrufların, TMK 241 kapsamındaki dava ile birlikte sıklıkla muvazaa ve tasarrufun iptali davalarına da konu olduğu görülmektedir. Ancak bu davalar arasında temel iddialar, ispat kuralları ve doğurdukları hukuki sonuçlar bakımından çok derin farklılıklar bulunmaktadır. Muvazaa iddialarında, tarafların görünürdeki işlemi gerçekleştirirken gerçekte böyle bir işlem yapma iradelerinin bulunmadığı, salt diğer eşi aldatmak ve ondan mal kaçırmak saikiyle hareket ettikleri öne sürülür. Muvazaa başarılı bir şekilde ispatlandığında, görünürdeki işlem baştan itibaren kesin hükümsüz (batıl) sayılır ve devredilen taşınmaz veya mal, hiç devredilmemiş gibi borçlu eşin malvarlığında kabul edilir. Oysa TMK 241'e dayalı davada, gerçekleştirilen işlem hukuken geçerliliğini korur, mülkiyet üçüncü kişiye devrolmuştur ancak üçüncü kişi eksik kalan miktar kadar tazminat ödemekle yükümlü tutulur. İcra ve İflas Kanunu madde 277'ye dayanan tasarrufun iptali davasında ise, borçlunun mal kaçırma kastıyla yaptığı tasarrufun alacaklı bakımından hükümsüz sayılması hedeflenir.

Tasfiye Davasının Üçüncü Kişiye İhbarı

Mal rejiminin sona ermesi üzerine açılan tasfiye davası sürecinde, alacaklı eşin haklarını üçüncü kişilere karşı eksiksiz bir şekilde ileri sürebilmesi için davanın ihbarı mekanizması büyük bir usuli ve stratejik öneme sahiptir. Türk Medeni Kanunu'nun 229. maddesinin 2. fıkrası, bu tür kazandırma veya devirlere ilişkin uyuşmazlıklarda mahkeme kararının, ancak davanın kendisine ihbar edilmiş olması koşuluyla kazandırma lehtarı üçüncü kişilere karşı ileri sürülebileceğini emretmektedir. İhbar edilen üçüncü kişi, asıl davanın tarafı haline gelmez, sadece davada verilen hükümden dolaylı olarak etkileneceği ve ileride kendisine karşı bir dava açılabileceği hususu kendisine bildirilmiş olur. Bu ihbarın asıl amacı, ileride TMK 241 uyarınca açılacak tenkis davasında aynı konuların en başından yeniden tartışılmasını ve ispat külfetinin tekrarlanmasını önlemektir. İhbar işlemi usulüne uygun şekilde HMK kuralları çerçevesinde gerçekleştirildiğinde, asıl davada tespit edilen mal kaçırma kastı veya karşılıksız kazandırma olgusu, üçüncü kişiyi de usulen bağlayıcı hale gelir.

İhbar mekanizmasının eksik işletilmesi, sonradan açılacak TMK 241 davasında çok ciddi usuli engeller ve ispat zorlukları yaratabilir. Doktrinde savunulan baskın görüşe göre, davanın zamanında ve usulüne uygun olarak ihbar edilmemiş olması, üçüncü kişinin asıl davadaki bulgularla ve mahkeme tespitiyle bağlı olmaması sonucunu doğurur. Bu durumda üçüncü kişi, kendisine yapılan kazandırmanın mal kaçırma kastı taşımadığını, işlemin olağan bir hediye niteliğinde olduğunu veya aleyhine işlem yapılan eşin o dönemde zımni rızasının bulunduğunu özgürce savunarak davanın temelden reddini talep edebilir. Uygulamada, alacaklı eşlerin hak kaybına uğramamaları için tasfiye davası açılırken üçüncü kişilerin doğrudan davalı olarak gösterildiği sıkça görülmektedir. Ancak Yargıtay içtihatlarına göre, üçüncü kişinin bu aşamada doğrudan davalı sıfatı (husumet ehliyeti) bulunmadığından, mahkemelerce HMK madde 167 uyarınca bir ayırma kararı verilmeli ve tasfiye davasının sonucu, ayrılan bu ikincil dava için bekletici sorun yapılmalıdır. Bu yöntem, hem ihbar şartının yerine getirilmesini sağlar hem de tarafların haklarını dengeler.

TMK 241 Kapsamında Hak Düşürücü Süreler

Üçüncü kişilere karşı açılacak talepler ve davalar, yasa koyucu tarafından hukuki istikrarı sağlamak amacıyla oldukça kısa ve katı sürelere bağlanmıştır. TMK madde 241/2 uyarınca, bu dava hakkı, alacaklı eşin veya mirasçılarının haklarının zedelendiğini öğrendikleri tarihten başlayarak bir yıl ve her hâlde mal rejiminin sona ermesinin üzerinden beş yıl geçmekle tamamen düşer. Bu süreler zamanaşımı değil, doğrudan hak düşürücü süre niteliğinde olduğundan, mahkeme tarafından yargılamanın her aşamasında resen gözetilir ve sürelerin durması veya kesilmesi gibi hukuki durumlar kesinlikle söz konusu olmaz. Bir yıllık nispi sürenin başlangıcı, eşin haklarının zedelendiğini öğrenmesi anıdır; ki bu an, genellikle tasfiye sürecinin tamamlanıp borçlu eşin malvarlığının borcu karşılayamayacağının kesinleştiği ve aczinin anlaşıldığı tarihtir. Beş yıllık mutlak süre ise doğrudan mal rejiminin sona erdiği tarih olan boşanma davasının açıldığı, ölümün gerçekleştiği veya başka bir mal rejimine geçiş sözleşmesinin yapıldığı andan itibaren işlemeye başlar.

Beş yıllık mutlak sürenin kısalığı ve tasfiye davalarının uygulamada, özellikle ülkemiz mahkemelerinin iş yükü sebebiyle yıllarca sürebilmesi, alacaklı eşler açısından ciddi hak kayıpları riski yaratmaktadır. Henüz tasfiye davası sonuçlanmadan, asıl borçlu eşin malvarlığının borcu ödemeye yeterli olup olmadığı net olarak tespit edilmeden bu beş yıllık hak düşürücü sürenin dolması ve davanın açılamaz hale gelmesi tehlikesi mevcuttur. Bu büyük tehlikeyi bertaraf etmek adına hukuki ve usuli bir strateji olarak, mal rejiminin tasfiyesi davası açılırken üçüncü kişinin de taraf gösterilmesi ve ona karşı belirsiz alacak davası niteliğinde talepte bulunulması şiddetle önerilmektedir. Yargıtay'ın da onay verdiği bu pratik yöntemde, mahkeme üçüncü kişiye yönelik talepleri ayırarak bekletici mesele yapar. Böylece hak sahibi eş, hem beş yıllık hak düşürücü süre baskısından kurtulur hem de yargılama süresince üçüncü kişinin ilgili malvarlığını elden çıkarmasını engellemek adına ihtiyati tedbir veya ihtiyati haciz gibi koruyucu yollara başvurma ve hakkını teminat altına alma imkanı elde eder.

Sonuç olarak, Türk Medeni Kanunu madde 241, mal rejimi tasfiyesinde borçlu eşin kötüniyetli tasarrufları veya haksız karşılıksız kazandırmaları nedeniyle mağdur olan alacaklı eşin korunması için oldukça hayati bir usuli araçtır. Üçüncü kişilerin, elde ettikleri kazanımlardan dolayı borçlunun ödeyemediği eksik kalan miktarla sınırlı olarak ikincil derecede sorumlu tutulması, evlilik birliği içindeki ekonomik adaletin ve dayanışmanın tasfiye aşamasında da sürdürülmesini temin eder. Ancak bu zorlu davanın başarıya ulaşması; tasfiye davasının üçüncü kişiye zamanında ve usulüne uygun şekilde ihbar edilmesine, borçlu eşin malvarlığının yetersizliğinin ispatlanmasına ve kanundaki katı sürelere harfiyen riayet edilmesine sıkı sıkıya bağlıdır. Aile hukuku uygulayıcıları ve uzman avukatlar açısından, bu davalardaki usuli müesseselerin doğru işletilmesi, müvekkillerin zorlukla kazandıkları haklarına eksiksiz bir şekilde kavuşabilmeleri için mutlak bir gerekliliktir. Bu nedenle, söz konusu hukuki süreçlerin uzman bir yaklaşımla, proaktif tedbirlerle ve bütüncül bir stratejiyle titizlikle yürütülmesi zorunludur.

9 dk okuma Yayınlanma: Güncelleme: