Makale
Türk Medeni Kanunu madde 236/II hükmünün tasfiye davalarındaki dar uygulama sınırları, katı kanuni şartları ve doktrin ile yargı kararlarına yansıyan çelişkileri ele alınmaktadır. Sadece hayata kast durumunda uygulanabilirliği, değer artış payına etkisi, eşin öldürülmesi ve müşterek çocuğa yönelik eylemlerdeki yasal boşluklar incelenmektedir.
TMK Madde 236/II Kapsamında Uygulama Sınırları ve Eleştiriler
Aile hukuku bağlamında, mal rejimlerinin tasfiyesi süreci, eşlerin evlilik birliği içerisindeki emek ve katkılarının adil bir şekilde paylaştırılmasını hedefler. Ancak kanun koyucu, evlilik birliğinin temelini sarsan en ağır ihlallerden biri olan hayata kast eylemi karşısında, kusurlu eşin malvarlıksal haklarına müdahale etme gereği duymuştur. Bu müdahalenin yasal dayanağı olan Türk Medeni Kanunu madde 236/II hükmü, hâkime kusurlu eşin tasfiye sonucundaki alacak hakkını azaltma veya tamamen kaldırma yetkisi vermektedir. Ne var ki, bu yetkinin kullanımı kanun koyucu tarafından oldukça katı sınırlarla çizilmiş ve belirli şartların varlığına bağlanmıştır. Hükmün lafzı ve yargı organlarının bu lafza sıkı sıkıya bağlı kalan yorumları, uygulamada birtakım hukuki boşlukların ve vicdanları yaralayan sonuçların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Söz konusu uygulama sınırlarının dar yorumlanması, doktrinde ve yargı kararlarının karşı oylarında ciddi eleştirilere maruz kalmaktadır. Aynı zamanda bu durum, uygulamada yeknesaklığın sağlanması adına önemli tartışmaları beraberinde getirmektedir. Bu tartışmaların özünü, kanunun katı lafzı ile hukukun evrensel adalet arayışı arasındaki hassas denge oluşturmaktadır. Bu makalede, ilgili kanun hükmünün uygulama alanını daraltan katı yasal sınırlar ile bu sınırların yarattığı adaletsiz hukuki boşluklara yönelik yargısal eleştiriler detaylı bir biçimde analiz edilecektir.
Dar Yorumlanan Uygulama Sınırları ve İlgili Yargıtay İçtihatları
Türk Medeni Kanunu madde 236/II hükmünün uygulanabilmesi için aranan en temel ve kesin sınır, boşanma kararının mutlak surette kanunda özel olarak belirtilen hayata kast veya zina özel sebebine dayanılarak verilmiş olmasıdır. Eşler arasında görülen boşanma davası, evlilik birliğinin temelinden sarsılması gibi genel bir boşanma sebebine dayanılarak açılmış ve karara bağlanmışsa, yargılama aşamasında eşin hayatına kastedildiği fiili her türlü şüpheden uzak bir biçimde ispat edilmiş olsa dahi bu ceza niteliğindeki hüküm uygulanamaz. Yargıtay içtihatlarında da istikrarla vurgulandığı üzere, mal rejiminin tasfiyesi aşamasında hâkimin bu cezalandırıcı nitelikteki yetkisini kullanabilmesinin yegane ön koşulu, ortada bahsi geçen maddeler kapsamında verilmiş ve kesinleşmiş özel sebepli bir boşanma ilamının bulunmasıdır. Şayet dava, tarafların eşit kusurlu olduğu veya şiddetli geçimsizlik sebebiyle açılmışsa, eylemin ağırlığı ne olursa olsun bu özel düzenleme işletilemez. Bu durum, fiiliyatta ağır şiddet eylemine maruz kalan mağdur eşin, davasını hukuki bir strateji hatasıyla genel sebeplere dayandırması halinde, kusurlu eşin tasfiye alacağından tam olarak faydalanmasına yol açmaktadır ki bu da doktrinde hükmün en çok eleştirilen uygulama sınırlarından birini oluşturmaktadır.
Hükmün bir diğer katı uygulama sınırı ise, yaptırımın hangi alacak kalemlerine etki edeceği hususunda karşımıza çıkmaktadır. Kanun maddesinin düzenlendiği yer ve Yargıtay kararlarının istikrarlı yaklaşımı gereği, ilgili ceza niteliğindeki indirim veya kaldırma yetkisi yalnızca artık değer üzerinden hesaplanan katılma alacağı için geçerlidir. Bilindiği gibi mal rejimleri tasfiye edilirken eşlerin talepleri doğrultusunda birden fazla alacak kalemi ortaya çıkabilmektedir. Mal ayrılığı rejiminin geçerli olduğu dönemlere ilişkin katkı payı alacakları veya edinilmiş mallara katılma rejimi içerisindeki diğer alacak türleri, Türk Medeni Kanunu madde 236/II kapsamının tamamen dışındadır. Diğer bir anlatımla, kusurlu eşin diğer eşin kişisel malına yaptığı bir iyileştirme veya koruma amaçlı katkı nedeniyle doğan değer artış payı alacağı, o eş hayata kast eylemini gerçekleştirmiş olsa bile, bu eylemden etkilenmeksizin tahsil edilebilir durumdadır. Yargıtay kararlarında, kanunun lafzının açık olduğu ve bu istisnai yaptırımın kıyas yoluyla genişletilemeyeceği net bir biçimde ifade edilerek uygulama sınırları kesin bir çerçeveye oturtulmuştur.
Yargıtay'ın benimsediği bu dar yorumlayıcı yaklaşım, hukuk güvenliği ilkesi ve kanunilik prensibi çerçevesinde haklı temellere dayandırılsa da, doktrinde ciddi eleştirilere konu olmaktadır. Eleştirilerin odak noktası, evlilik birliğinin doğasına ve sadakat yükümlülüğüne en ağır darbeyi vuran ağır saldırı eylemini gerçekleştiren eşin, sadece alacak kaleminin isimlendirmesi farklı olduğu için korunmasının hakkaniyete aykırı olduğudur. Bu tür bir sınırlama, özellikle uzun yıllar süren evliliklerde ve önemli oranlarda değer artışı sağlayan malvarlıklarında, kusurlu eş lehine adaletsiz bir zenginleşme yaratabilmektedir. Doktrindeki pek çok akademisyen, aile hukukunun kendine has yapısı ve iyi niyet kuralları gereği, değer artış payı alacaklarının da bu sınırlama kapsamına dahil edilmesi gerektiğini savunmaktadır. Zira evlilik birliğini bu denli ağır ihlal eden bir kişinin, daha önce yaptığı maddi katkıları talep edebilmesi, toplumun adalet duygusunu derinden zedeleyen bir uygulama pratiği yaratmaktadır. Ancak mevcut yasal düzenlemeler ve yerleşik içtihatlar ışığında, hâkimlerin yasal sınırları aşarak müdahale etme imkanı halen bulunmamaktadır.
Eşin Öldürülmesi Halinde Ortaya Çıkan Yasal Boşluk ve Çelişkiler
İlgili hükmün yaratmış olduğu en paradoksal ve doktrinde en çok eleştirilen yasal boşluk, eylemin teşebbüs aşamasında kalmayıp fiilen tamamlanması, yani eşin hayatını kaybetmesi durumunda ortaya çıkmaktadır. Türk Medeni Kanunu uyarınca bahsi geçen özel sebebe dayalı boşanma davası açılabilmesi için, kendisine saldırılan eşin olay anından sonra hayatta kalması temel bir usul şartıdır. Eşin saldırı neticesinde ölmesi halinde, evlilik birliği kanunen boşanma ile değil, ölüm olgusu ile kendiliğinden sona erer. Evliliğin ölümle sona ermesi durumunda, ortada açılmış ve kesinleşmiş özel bir boşanma kararı bulunamayacağı için, madde 236/II hükmünün lafzen uygulanma imkanı tamamen ortadan kalkmaktadır. Bu çarpık hukuki durum, eşini öldürmeyi başaran katil eşin, eyleminin sonucunda katılma alacağı üzerinde hiçbir hak kaybına uğramadan pay talep edebilmesine neden olmaktadır. Ceza yargılamasında en ağır yaptırımlarla karşılaşan failin, medeni hukuk bağlamında malvarlığı değerlerinden kısıtlamasız faydalanması, hukuk sisteminin kendi içerisindeki tutarlılığına da zarar veren son derece ağır bir durumdur.
Eşin eylemini tamamlayarak ağır fiilini neticelendirmesi durumunda ortaya çıkan bu adaletsiz tablo karşısında doktrinde çeşitli çözüm önerileri geliştirilmiş ve yasal boşluğun doldurulması için yoğun çabalar sarf edilmiştir. Bir kısım hukukçu, böyle bir senaryoda ölen eşin mirasçılarının, sağ kalan kusurlu eşin açacağı mal rejiminin tasfiyesi davasında, davanın reddedilmesini savunabileceklerini ileri sürmektedir. Bu görüşe göre, ceza mahkemesi kararıyla sabit olan bu vahim eylem, mirasçıların usuli savunmasıyla birleştiğinde davanın reddine haklı bir gerekçe olabilmelidir. Aksinin kabulü, kamu vicdanını sarsacağı gibi, medeni hukukun temel adalet felsefesine de zarar verecektir. Ancak bu iddialı yaklaşım da diğer hukukçular tarafından, kanun metninde böyle açık bir düzenlemenin bulunmaması ve evliliğin yasal olarak boşanma değil ölümle sona ermiş olması gerekçeleriyle şiddetle eleştirilmektedir. Kanun koyucunun böyle spesifik ve istisnai bir sonuç doğuran ceza kuralını düzenlerken ölüm halini metne dahil etmemiş olması, modern aile hukuku sistemi içerisinde doldurulması son derece güç bir hukuki eksiklik olarak değerlendirilmektedir.
Hakkın Kötüye Kullanılması Kapsamında Yargısal Çözüm Arayışları
Bu vicdanları sızlatan kanun boşluğunun uygulamada giderilmesi adına yargı organları ve doktrin, Türk Medeni Kanunu'nun en temel evrensel ilkelerine başvurma gereği hissetmiştir. Önerilen en makul ve güçlü yargısal çözüm, kanunun başlangıç hükümlerinde düzenlenen hâkimin hukuk yaratma yetkisi ile dürüstlük kuralı ekseninde hakkın kötüye kullanılması yasağının devreye sokulmasıdır. Tasfiye sonucu doğan alacaklar, sıradan bir ticari borç ilişkisinden doğan alelade bir alacak olmayıp, evlilik birliği içerisindeki karşılıklı dayanışma, sevgi, saygı ve ortak emeğe dayanmaktadır. Eşlerin birbirlerine karşı taşıdıkları bu özel sadakat ve özen borcu, evliliğin maddi kazanımlarının ana temelini oluşturur. Kendi eşinin yaşam hakkını elinden alan bir bireyin, bu birliğin varoluş felsefesine tamamen ihanet etmişken, o birliğin meyvesi olan maddi değerler üzerinden ısrarla hak iddia etmesi, evrensel hukukun hiçbir şekilde himaye etmeyeceği açık bir kötüniyettir. Bu nedenle, kanunda ölüm senaryosu için doğrudan bir lafzi madde bulunmasa dahi, hâkimin hukukun genel ilkelerinden yola çıkarak katil eşin tasfiye payı taleplerini, açıkça dürüstlük kuralına aykırılık teşkil ettiği gerekçesiyle tamamen reddetmesi gerektiği güçlü bir biçimde savunulmaktadır.
Müşterek Çocuğa Yönelik Eylemlerin Hüküm Dışında Bırakılması
Uygulama sınırlarının dar yorumlanmasının yarattığı bir diğer derin tartışma ve mağduriyet konusu, ağır şiddet eylemlerinin hedefinin doğrudan müşterek çocuklar olması durumunda yaşanmaktadır. İlgili kanun maddesi son derece açık bir dille, eylemin eşlerden biri tarafından bizzat diğer eşin hayatına yönelik gerçekleştirilmesi koşulunu kesin bir unsur olarak aramaktadır. Bir eşin, diğer eşe doğrudan temas etmeyip onun gözünden sakındığı müşterek çocuğuna karşı bu vahim eylemi gerçekleştirmesi halinde, eylem doğrudan özel boşanma sebebi kapsamında değerlendirilememektedir. Yargıtay uygulamalarına göre müşterek çocuğa yönelik bu tür ağır saldırılar, özel ve mutlak boşanma sebebi olarak değil, nispi boşanma sebebi olan evlilik birliğinin temelinden sarsılması çerçevesinde ele alınmaktadır. Eşin çocuğuna karşı giriştiği bu kabul edilemez nitelikteki eylem, evlilik birliğini diğer eş için tahammül edilemez ve çekilmez hale getiren bir vakıa olarak nitelendirilmekte, bu sebeple boşanma davası mecburen genel sebeplere dayandırılmaktadır.
Çocuğun bedensel bütünlüğüne kastedilmesi durumunda, davanın mecburen genel boşanma sebebi üzerinden açılması, beraberinde mal rejiminin tasfiyesine yönelik çok ağır bir maddi mahrumiyet getirmektedir. Zira yukarıda da detaylıca belirtildiği üzere, Türk Medeni Kanunu madde 236/II hükmünün cezalandırıcı niteliği, yalnızca özel sebeplere dayanan kesinleşmiş bir boşanma kararı varlığında mahkemece uygulanabilir. Dolayısıyla, kendi çocuğuna zarar vermeye teşebbüs eden ebeveyn, boşanma kararı genel sebepten verileceği için tasfiye davasında hiçbir yasal indirim veya kesinti ile karşılaşmaksızın, artık değere katılma alacağı üzerindeki payını tam olarak alma hakkına sahip olmaktadır. Çocuğunun hayatı tehlikeye giren, psikolojik ve bedensel olarak tarifsiz bir yıkım yaşayan mağdur eşin, çocuğuna yönelik bu korkunç eylemi sineye çekerek, üstüne bir de suçlu eşle evlilik içindeki maddi edinimleri hiçbir kanuni yaptırım olmaksızın eşit paylaşmak zorunda kalması adalet duygusu ile bağdaşmamaktadır. Bu durum, yasal düzenlemenin en zayıf ve eleştiriye en açık noktalarından biri olarak yüksek yargı kararlarının karşı oy yazılarında kendine yer bulmaktadır.
Yargıtay Denetimi ve Hâkimin Takdir Yetkisinin Sınırları
Türk Medeni Kanunu madde 236/II hükmünün uygulanmasında hâkime tanınan payı adil bir şekilde azaltma veya tamamen kaldırma yetkisi, sınırsız ve keyfi bir takdir yetkisi olarak değerlendirilemez. Hâkim, önüne gelen somut uyuşmazlıkta eşin eyleminin vahametini, evlilik birliğine verdiği yıkıcı zararı ve failin kusurunun ağırlığını dikkate alarak adalete ve kanuna uygun bir oransal belirleme yapmak zorundadır. Yargıtay kararlarında açıkça ifade edildiği üzere, yargıcın salt hislerine veya dosyadan bağımsız soyut değerlendirmelerine dayanarak bu ağır yetkiyi kullanması hukuka ve usule aykırıdır. Aksine, alınacak olan maddi indirim kararı veya hakkın tamamen ortadan kaldırılması yaptırımı, dosya kapsamındaki somut delillerle ve tarafların mevcut sosyal ve ekonomik durumlarıyla uyumlu ve orantılı olmalıdır. Mahkeme, azaltma miktarını veya kaldırma gerekçesini son kararında son derece açık, mantıksal bir silsile içerisinde ve denetime elverişli bir şekilde, tüm hatlarıyla gerekçelendirmekle yükümlüdür. Bu sıkı gerekçelendirme yükümlülüğü adil yargılanma hakkının da vazgeçilmez bir gereği olarak kabul edilmektedir.
Bu bağlamda, ilk derece mahkemeleri tarafından verilen kararlar Yargıtay'ın sıkı bir hukuki denetimine ve incelemesine tabidir. Yüksek Mahkeme, yerel mahkemelerin takdir yetkilerini kullanırken kanunun emredici olarak aradığı şartların gerçekleşip gerçekleşmediğini büyük bir titizlikle inceler. Eğer yerel mahkeme, sadece genel bir boşanma sebebine dayanarak veya yasal sınırları aşan yetersiz bir hukuki incelemeyle alacak miktarında haksız bir indirime gitmişse, bu tür kararlar Yargıtay tarafından istisnasız bir biçimde bozulmaktadır. Ayrıca, uygulanan ceza niteliğindeki indirim oranının fiilin ağırlığıyla örtüşüp örtüşmediği de Yüksek Mahkeme'nin denetim alanına aktif olarak girmektedir. Hukuk güvenliği ilkesi gereği, malvarlığına ilişkin bu ağır yaptırım uygulanırken kanunun sıkı lafzından uzaklaşılmaması ve takdir hakkının objektif ve bilimsel sınırlarının aşılmaması, hukuki uygulamanın yeknesaklığı ve tarafların hak arama hürriyeti açısından hayati bir önem taşımaktadır.
Yargısal Yorumlar Işığında Hükmün Adil İşleyişine Yönelik Çözüm Önerileri
Görüldüğü üzere, ilgili kanun hükmü, lafzi yorum kuralları ve anayasal kanunilik ilkesi nedeniyle yargı organları tarafından zorunlu olarak oldukça dar bir alanda uygulanmaktadır. Yargıtay, kanun koyucunun yasama yoluyla çizdiği net sınırları aşarak istisnai bir malvarlığı yaptırımını kıyas yoluyla genişletmekten haklı nedenlerle imtina etmektedir. Şartların sıkı sıkıya aranması, hukuk güvenliğinin vazgeçilmez bir gereği olsa da, eşini öldürenin maddi pay aldığı, çocuğunu öldürmeye çalışanın ise mal rejiminden hukuken etkilenmediği bu adaletsiz tablo toplum nezdinde sürdürülebilir bir nitelik taşımamaktadır. Mevcut durumda, yargıçların yapabileceği yegane şey, yasal çerçevenin usulen izin verdiği ölçüde genel iyi niyet kurallarını işleterek aşırı haksız sonuçları bir nebze olsun engellemeye çalışmaktır.
Bu doğrultuda doktrinde ve yargı kararlarının muhalefet şerhlerinde öne çıkan güncel çözüm önerilerini şu şekilde özetlemek mümkündür:
- Yasal yaptırımın uygulama alanının, değer artış payı alacaklarını da mutlaka kapsayacak şekilde yeni bir mevzuat düzenlemesiyle genişletilmesi.
- Fail eşin eylemini tamamlayarak cinayeti işlemesi halinde, mirasçıların tasfiye davasında dürüstlük kuralına doğrudan dayanarak katil eşin menfaat taleplerini reddedebilmesine açıkça olanak tanınması.
- Hükmün koruma çemberinin, eylemin yalnızca eşe değil, savunmasız müşterek çocuklara yönelik gerçekleştirilmesi durumunda da kıyasen değil lafzen uygulanabilir hale getirilmesi.
- Hâkime tanınan geniş indirim veya kaldırma yetkisinin, kanun metnine bizzat eklenecek somut, nesnel kriterlerle çok daha belirgin ve öngörülebilir bir hukuki çerçeveye oturtulması.
- Bahsi geçen bu kalıcı yasal revizyonlar Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından gerçekleştirilene dek, Yargıtay'ın içtihatları birleştirme mekanizması yoluyla uygulamadaki mevcut derin çelişkileri gidermesi.
Sonuç olarak, tasfiye davası aşamasında hâkime bu nevi istisnai bir takdir yetkisi veren ilgili kanun maddesi, evlilik birliğinin mali sonuçlarını eşlerin kusuru ekseninde dengelemeyi amaçlayan son derece kritik ve değerli bir hukuki düzenlemedir. Ancak, bu hükmün uygulanabilir sınırlarının yalnızca özel sebeplere dayalı kesinleşmiş boşanma ilamlarıyla sınırlandırılması ve sadece artık değere katılma alacağı üzerinde uygulanabilir bulunması, hükmün pratikteki koruyucu etkinliğini derinden zayıflatmaktadır. Özellikle eşin fail tarafından öldürülmesi suretiyle evliliğin zorunlu olarak ölümle son bulması halinde failin tasfiye payından mahrum bırakılamaması ve müşterek çocuğa yönelik vahim eylemlerin hüküm kapsamı dışında tutulmaya devam edilmesi, hem akademik doktrinde hem de yargısal çevrelerde şiddetli eleştirilere ve haklı itirazlara hedef olmaktadır. Bu kanuni çerçevenin yarattığı açık yasal boşlukların, zaman zaman dürüstlük kuralı gibi genel hukuk prensipleriyle doldurulmaya çalışılması takdire şayan bir hukuki gayret olsa da, kalıcı ve kesin hukuki güvenlik ancak yasa koyucunun yapacağı sistematik bir kanun değişikliği ile mümkündür. Aile kurumunun ve evlilik içi adaletin tam anlamıyla tesis edilmesi, toplumun adalet inancını zedelemeyecek yasal reformların hayata geçirilmesine bağlıdır.