Makale
[Özet — Deniz İş Hukuku; gemi, gemi çalışanı ve işveren kavramlarının ulusal ve uluslararası mevzuatla şekillendiği özel bir disiplindir. Bu makalede, Türk Ticaret Kanunu, Deniz İş Kanunu ve MLC-2006 çerçevesinde işyeri olarak geminin unsurları, işçi ve işveren statüsünün sınırları ile alt işverenlik gibi güncel hukuki sorunlar incelenmektedir.]
[Deniz İş Hukukunda İşyeri, İşveren ve Gemi Çalışanı]
Denizcilik faaliyetleri, yalnızca ulusal iç suları değil uluslararası açık denizleri de kapsayan, kendine has dinamikleri, teknik riskleri ve hukuki zorlukları olan oldukça köklü bir sektördür. Bu eşsiz çalışma ortamı, genel iş hukuku kurallarının ötesine geçerek, denizcilik sektörünün doğasına uygun ve çalışanları korumayı hedefleyen özel hukuki normların üretilmesini zorunlu kılmıştır. Deniz iş hukukunun uygulama alanını belirleyen en temel üç sacayağı bulunmaktadır; bunlar işyeri niteliğini taşıyan gemi, bu gemide bir sözleşmeye bağlı olarak iş gören gemi çalışanı ve bu kişileri istihdam eden işverendir. Bir hukuki uyuşmazlığın deniz iş hukuku kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği, öncelikle bu üç temel unsurun yasal sınırlar içine tam olarak girip girmediğinin tespitiyle mümkündür. Ulusal mevzuatımızda Türk Ticaret Kanunu ve Deniz İş Kanunu, bu temel kavramların hukuki çerçevesini çizerken; uluslararası alanda Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) tarafından hazırlanan Denizcilik Çalışma Sözleşmesi (MLC-2006) gibi evrensel standartlar sektöre yön vermektedir. Bu bağlamda, deniz iş sözleşmesinin tarafları olan işçi ve işveren sıfatlarının hangi özel koşullarda kazanıldığı, gemi olarak nitelendirilen deniz araçlarının taşıması gereken teknik ve hukuki kriterler yargısal içtihatlar ışığında detaylıca ele alınmalıdır.
Deniz İş Hukukunda İşyeri Olarak Gemi Kavramı ve Unsurları
Deniz İş Kanunu metninde doğrudan doğruya bir gemi tanımına yer verilmemiş olması nedeniyle, kanunun uygulama alanının belirlenmesi açısından Türk Ticaret Kanunu'nda yer alan hukuki gemi tanımı deniz iş hukuku uyuşmazlıkları için de geçerli kabul edilmektedir. İlgili yasal düzenlemeye göre; tahsis edildiği amaç suda hareket etmesini gerektiren, teknik olarak yüzme özelliği bulunan ve ebatları itibarıyla pek küçük olmayan her araç, motor gücüyle kendiliğinden hareket etme kabiliyeti bulunmasa dahi hukuken gemi olarak nitelendirilir. Bu detaylı tanım doğrultusunda bir aracın gemi sayılabilmesi için sadece suda hareket etme veya yüzme özelliğinin fiziken bulunması yeterli kabul edilmez; aynı zamanda deniz aracının asıl üretim ve tahsis amacının suda hareket etmeyi gerektirmesi şarttır. Örneğin, dışarıdan bir römorkör ile çekilerek suda hareket ettirilebilseler dahi, denizin ortasındaki restoranlar, iskeleler, depolar veya sabit sondaj platformları gibi esasen suda sabit durmaya tahsis edilen yapılar bu kapsamda gemi niteliğini haiz değildir. Suda hareketlilik koşulu ise denizlerle sınırlı olmayıp gölleri ve akarsuları da kapsar.
Söz konusu tanımın yanında, Türk Ticaret Kanunu anlamında hukuken gemi sayılan her deniz aracının otomatik olarak Deniz İş Kanunu kapsamına girmesi mümkün değildir. Deniz İş Kanunu'nun bir iş ilişkisinde uygulama alanı bulabilmesi için, geminin yüz gros tonilatoluk (GRT) hacim sınırını aşması veya aynı işverene ait birden fazla geminin toplam hacminin bu yüz gros tonilato sınırını bulması gerekmektedir. Şayet işverenin çalıştırdığı gemi çalışanı sayısı beş veya daha fazlaysa, kanun koyucu burada hacim şartının aranmasına gerek görmemiş ve bu durumu sağlayan ilgili gemileri doğrudan kanun kapsamına dâhil etmiştir. Ayrıca yasal düzenlemelerde; sandal, mavna, şat ve salapurya gibi görece daha küçük deniz araçları da, belirtilen asgari personel veya toplam hacim kriterlerini sağlamaları durumunda işyeri statüsünde kabul edilmiştir. Yüzer havuzlar gibi özel yapılı araçların durumu ise yargı kararlarında tartışmalı olmakla birlikte, bu araçların bakım onarım için suda hareket zorunlulukları nedeniyle deniz iş hukuku bakımından işyeri sayılmaları gerektiği doktrinde ağırlıklı olarak savunulmaktadır.
Eski düzenlemelerin aksine, mevcut Deniz İş Kanunu'nun uygulanabilmesi için geminin mutlaka ticari bir deniz taşıma işine tahsis edilmiş olması zorunlu değildir. Yargıtay'ın önceki yıllardaki daraltıcı içtihatları zamanla değişmiş ve güncel kararlarda, geminin yürütmekte olduğu ana faaliyetin ticari bir taşıma işi olup olmadığına bakılmaksızın karar verilmeye başlanmıştır. Nitekim turistik yatlar, deniz yüzeyi temizleme araçları, okyanus araştırmaları yapan bilimsel araştırma gemileri veya eğitim amacı güden deniz araçlarında çalışan kişiler de, kanunun aradığı personel sayısı ve hacim şartları sağlandığında Deniz İş Kanunu korumasından faydalandırılır. Deniz taşıma işi dışında kalan kurtarma, dalgıçlık veya römorkaj gibi hizmetleri gören gemilerdeki faaliyetler de kanunun yer bakımından kapsamına girmektedir. Limanlarda doğrudan gemi üzerinde yapılan yükleme ve boşaltma işlemlerinde sürekli görev alan personelin çalışmaları dahi, ağırlıklı olarak gemi üzerinde ifa edildikleri için deniz iş hukuku şemsiyesi altında hukuki güvenceye kavuşturulmaktadır.
Türk Bayrağı Taşıma Şartı ve Uluslararası Uygulama Kapsamı
Deniz İş Kanunu'nun bir gemideki iş ilişkisine tatbik edilebilmesi için aranan en temel ve öncelikli kriterlerden bir diğeri, geminin Türk bayrağı taşımasıdır. Türk bayrağı çekme hakkı ve yükümlülüğünün sınırları Türk Ticaret Kanunu ile Kabotaj Kanunu çerçevesinde kesin kurallarla düzenlenmiştir. Yasaya göre, maliklerinin veya donatma iştirakindeki paydaşlarının çoğunluğu Türk vatandaşı olan gemiler ile yönetim organlarındaki çoğunluğu Türk olan ve belirli yasal şartları eksiksiz sağlayan ticaret şirketlerine ait gemiler Türk bayrağı çekmek zorundadır. Yabancı bir devletin bayrağını taşıyan gemilerde görev yapan Türk vatandaşı işçiler, kural olarak Türk deniz iş hukuku mevzuatının getirdiği özel korumalardan doğrudan yararlanamazlar. Ancak kanun koyucu uluslararası ilişkileri gözeterek karşılıklılık (mütekabiliyet) ilkesini benimsemiştir. Bu ilke uyarınca, Türk gemi çalışanlarına kendi hukuklarında benzer haklar tanıyan devletlerin uyruğunda bulunan yabancı işçiler, Türk bayraklı gemilerde çalıştıkları takdirde Deniz İş Kanunu'nun sağladığı tüm yasal haklardan faydalandırılırlar.
Uluslararası arenada ise işyeri olarak geminin kapsamı çok daha evrensel, genişletici ve kapsayıcı bir yaklaşımla ele alınmaktadır. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) tarafından titizlikle hazırlanan ve denizcilerin küresel anayasası olarak adlandırılan MLC-2006 (Denizcilik Çalışma Sözleşmesi), savaş gemileri, donanmaya yardımcı gemiler, geleneksel yapıdaki ahşap yelkenliler ve balıkçı gemileri hariç olmak üzere, ticari faaliyetlere tahsis edilmiş tüm gemileri sözleşmenin koruma alanına dâhil etmiştir. Sözleşme metninde, Türk ulusal hukukunda yer alan gemi hacmi (GRT) veya asgari personel sayısı gibi daraltıcı nitelikteki ön şartlara ve kısıtlamalara yer verilmemiştir. MLC-2006'nın bu denli genişletici yaklaşımının temelinde, uluslararası denizcilik sektöründe çalışma şartlarına ilişkin asgari standartların yeknesak ve tavizsiz bir biçimde uygulanmasını sağlama hedefi yatmaktadır. Bu sayede liman devleti denetimleri güçlendirilerek, bayrak devletinin onay durumuna bakılmaksızın, açık denizlerdeki tüm gemilerin evrensel iş sağlığı standartlarına uygunluğu denetlenebilmektedir.
Deniz İş Hukukunda Gemi Çalışanı (Gemiadamı) Statüsü
Deniz İş Kanunu ile Türk Ticaret Kanunu sistematiğine göre gemi çalışanı; geçerli bir iş sözleşmesine dayanarak gemide fiilen hizmet veren kaptan, zabit, tayfa ve diğer kimseleri ifade eden çatı bir kavramdır. Bu yasal tanımın en belirgin ve ayırt edici unsuru, çalışan ile işveren sıfatını haiz işleten arasında bir hizmet akdinin bulunması ve iş görme ediminin deniz üzerinde, yani gemide yerine getirilmesidir. Gemi çalışanı statüsünün hukuken kazanılabilmesi için ilgili kişinin doğrudan geminin teknik sevk ve idaresinde, güvertesinde veya makine dairesinde görev alması zorunlu bir şart değildir. Geminin temel işleyişinden bağımsız gibi görünen ancak gemideki yaşam alanının idamesi için hizmet veren aşçılar, temizlik görevlileri, kamarotlar, sağlık personelleri ve hatta büyük kruvaziyer tipi yolcu gemilerinde turistlere hizmet veren müzisyenler ile spor eğitmenleri dahi gemi çalışanı olarak nitelendirilir.
Buna karşılık, fiziken gemide bulunmalarına ve mesailerini deniz üzerinde harcamalarına rağmen iş sözleşmesi unsuru eksik olan veya gemiyle bütünleşik bir hizmet bağı kurmayan bazı kişiler gemi çalışanı statüsünün dışında kabul edilir. Örneğin, geminin tehlikeli boğazlardan veya limanlardan güvenle geçişini sağlamak üzere dışarıdan ve geçici olarak gemiye dâhil olan kılavuz kaptanlar, gemi işleteniyle aralarında bir hizmet akdi bulunmadığından bu yasal çerçevenin dışındadır. Benzer şekilde, mesleki eğitimleri gereği açık deniz stajlarını tamamlamak üzere gemide bulunan ancak hukuken işçi sayılmayan stajyerler de deniz iş hukuku anlamında gemi çalışanı kapsamına alınmazlar. Yargıtay uygulamaları da bu konuya açıklık getirmiş olup; gemi malikinin karada yer alan merkez ofisinde veya tersanede istihdam edilen idari mühendis ve personelin, bakım veya denetim amacıyla kısa süreliğine gemiye çıkmaları onlara deniz işçisi vasfı kazandırmamaktadır.
Uluslararası Sözleşmeler Kapsamında Gemi Çalışanı Tanımı
Uluslararası deniz iş hukukunda, özellikle MLC-2006 standartları çerçevesinde gemi çalışanı tanımı son derece kapsayıcı bir dille kaleme alınmıştır. Sözleşme metni, ilgili gemide herhangi bir sıfatla istihdam edilen, görevlendirilen veya fiilen çalışan herkesi gemi çalışanı olarak koruma altına alır. Uygulamada, asıl uzmanlık alanı gemi işleyişi olmayan araştırmacıların veya liman işçilerinin statüsü konusunda çıkabilecek tereddütlerin giderilmesi için ILO tarafından belirli temel kriterler oluşturulmuştur. Bu tereddütlerin çözümünde şu hususlar dikkate alınır:
- İlgili kişinin gemide geçirdiği toplam süre
- Gemideki çalışma periyotlarının sıklığı ve düzenliliği
- Çalışanın asıl işyerinin nerede (karada veya denizde) bulunduğu
- Gemide icra edilen işin asıl amacı ve niteliği
- Çalışanın sosyal güvenlik bakımından tabi olduğu mevzuat
- Emeği korumaya yönelik sahip olunan hakların sözleşmeyle kıyaslanabilirliği
- Hizmetin geminin rutin işlerinin bir parçası olup olmadığı
- İşveren ile kurulan ilişkinin geçici veya sürekli yapısı
İşveren, İşveren Vekili ve Yönetim Hakları
Deniz İş Kanunu'nda işveren kavramı; bizzat gemi sahibi olan gerçek veya tüzel kişi ile kendisinin mülkiyetinde olmayan bir gemiyi kendi adına ve hesabına işleten kimse olarak iki farklı temelde tanımlanmıştır. Türk Ticaret Kanunu sistematiğinde bu işveren tanımının karşılığı, gemisini doğrudan deniz ticaretinde ve kazanç sağlama amacıyla kullanan donatan veya birden fazla kişinin paylı mülkiyetle gemiyi işlettikleri donatma iştiraki kavramlarıdır. Yasal düzenlemelerden açıkça anlaşıldığı üzere, deniz iş hukukunda işveren sıfatının kazanılması için mülkiyet mutlak bir şart değildir. Gemiyi mülk edinmeksizin, bir zaman çarteri (time charter) veya çıplak gemi kirası sözleşmesi kapsamında devralarak, geminin teknik veya ticari yönetimini elinde bulunduran ve onu kendi ekonomik menfaati doğrultusunda işleten gemi işletme müteahhidi de yasal işverendir. İşleten ile gemi malikinin farklı olduğu karmaşık denizcilik sözleşmelerinde dahi, gemi çalışanlarıyla kurulan hizmet akdinin tarafı bizzat gemiyi işleten kişidir.
Gemide işvereni doğrudan temsil eden, işveren adına ve hesabına yasal ve idari işlemleri yapmaya, emir ve talimatlar vermeye yetkili olan en temel yönetim figürü ise kaptandır. Deniz İş Kanunu anlamında doğrudan işveren vekili sayılan gemi kaptanı, kendisi de bir iş sözleşmesiyle çalıştığı için aynı zamanda kanuni bir gemi çalışanıdır. Kaptanın hukuk düzenindeki bu ikili ve özel yapısı, onun bir yandan işvereni temsilen gemiye yeni personel alma, iş sözleşmelerini feshetme veya disiplin cezası uygulama yetkilerini kullanmasını sağlarken; diğer yandan kendi maaş ve tazminat hakları bağlamında İş Kanunu'nun zayıfı koruyan güvencelerinden tam olarak yararlanmasını temin eder. Kaptanın işveren vekili sıfatıyla, görev sınırları dâhilinde yaptığı tüm eylem ve işlemlerden veya mürettebata verdiği zararlardan doğrudan doğruya donatan (işveren) sorumlu tutulur. İhtiyaç hâlinde birinci zabitler de yetkilendirildikleri ölçüde bu vekalet görevini üstlenebilirler.
Denizcilik Sektöründe Alt İşverenlik ve Muvazaa Sorunu
Küreselleşen denizcilik sektörünün devasa ve karmaşık organizasyon yapısı, bir gemideki tüm destek hizmetlerinin doğrudan asıl gemi işleteni (donatan) tarafından verilmesini ekonomik olarak zorlaştırmaktadır. Özellikle binlerce yolcu taşıyan devasa kruvaziyer gemilerinde veya şehir hatları feribotlarında; temizlik, güvenlik, yeme-içme (catering), eğlence hizmetleri veya ağır teknik bakım gibi alanlar genellikle bu konularda uzmanlaşmış bağımsız taşeron firmalara devredilir. Ancak ne gariptir ki, Deniz İş Kanunu metninde, genel İş Kanunu'nda çok detaylı şekilde düzenlenen "asıl işveren-alt işveren" ilişkisini tanımlayan ve işçiyi koruyan hiçbir özel hüküm bulunmamaktadır. Bu ciddi yasal boşluk, gemide taşeron firma üzerinden hizmet veren işçilerin maaş veya tazminatlarını alamamaları durumunda, kural olarak asıl gemi işletenine yönelememeleri sonucunu doğurmakta ve büyük mağduriyetlere yol açabilmektedir. Alt işverenlik müessesesinin denizcilikte açıkça düzenlenmemesi, işçi lehine yorum ilkesiyle bağdaşmayan kronik bir eksikliktir.
Yargıtay ve alt derece mahkemeleri, yasadaki bu adaletsiz boşluğu gidermek ve emek sömürüsünü önlemek amacıyla uyuşmazlıklara Türk Borçlar Kanunu'nun muvazaa (danışıklı işlem) hükümlerini uygulayarak içtihadi çözümler üretmektedir. Örneğin, gemideki temizlik işlerini kâğıt üzerinde üstlenen ancak hiçbir teknik altyapısı olmayan paravan bir şirketin işçilerine, günlük iş süreçlerine dair tüm emir ve talimatların fiilen geminin asıl kaptanı veya donatan yöneticileri tarafından verildiği durumlarda, mahkemeler ortada muvazaalı ve yasa dışı bir işçi temini olduğuna hükmetmektedir. Bu tür gerçek dışı hizmet alım sözleşmeleri hukuken geçersiz (batıl) sayılarak, geminin sevk ve idaresini fiilen elinde tutan donatan baştan itibaren asıl ve tek işveren olarak kabul edilir. Muvazaa tespiti yapılan bu tip uyuşmazlıklarda mağdur gemi çalışanları, birikmiş tüm işçilik alacakları ve tazminatları için doğrudan doğruya gemi malikine veya işletenine karşı dava açma hakkına kavuşmaktadır.
Sonuç olarak, deniz iş hukuku; denizin zorlu doğası gereği gemi, işveren ve gemi çalışanı kavramlarının titizlikle tanımlandığı, genel borçlar ve iş hukukundan tamamen bağımsız refleksleri olan oldukça özgün bir disiplindir. İşyeri konumundaki geminin tonaj hacmi, taşıdığı bayrak ve tahsis edildiği amaç gibi katı yasal kriterleri sağlaması, bu alandaki işçi-işveren ilişkisinin hukuki temelini oluşturur. Gemi çalışanı statüsünün yargısal içtihatlarla son derece geniş yorumlanması ve teknik ekipten hizmet personeline kadar gemide fiilen hizmet gören hemen herkesin kanuni koruma şemsiyesi altına alınması, denizciliğin barındırdığı yüksek mesleki risklerin ve izolasyonun doğal bir sonucudur. Bununla birlikte, Deniz İş Kanunu'muzda alt işverenlik gibi hayati öneme sahip kurumsal yapıların hiç düzenlenmemiş olması, Yargıtay içtihatlarının ve uluslararası sözleşmelerin tamamlayıcı rolünü her zamankinden daha belirleyici hâle getirmektedir. Ulusal deniz iş mevzuatımızın, MLC-2006 gibi insan odaklı küresel standartlarla tam uyumlu hâle getirilmesi, deniz iş hukukunun tarafı olan işçi ve işverenlerin hak ve sorumluluklarının çok daha şeffaf ve öngörülebilir bir zemine oturmasını sağlayacaktır.