Karar Bülteni
AYM İsmail Kardaş BN. 2020/32333
KARARIN KÜNYESİ
| Alan | Değer |
|---|---|
| Mahkeme / Bölüm | Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm |
| Başvuru No | 2020/32333 |
| Karar Tarihi | 11.06.2024 |
| Dava Türü | Bireysel Başvuru |
| Karar Sonucu | İhlal |
| Karar Linki | AYM Kararlar Bilgi Bankası |
- Gözaltındaki yaralanmaları devlet inandırıcı şekilde açıklamalıdır.
- Kötü muamele şüphesinde derhâl resen soruşturma başlatılmalıdır.
- Soruşturmadaki eksiklikler cezasızlığa yol açmamalıdır.
- Güç kullanımı kesin zorunluluk hâllerinde ölçülü olmalıdır.
Bu karar, devletin gözetimi ve kontrolü altında bulunan kişilerin vücut bütünlüğünün korunmasına ilişkin devletin taşıdığı pozitif ve negatif yükümlülüklerin sınırlarını net bir şekilde ortaya koymaktadır. Anayasa Mahkemesi, kişinin gözaltı sürecinde ağır bir yaralanmaya maruz kalması durumunda, söz konusu yaralanmanın nasıl gerçekleştiğine dair tatmin edici ve inandırıcı bir açıklama getirme külfetini doğrudan devlet makamlarına yüklemiştir. Karar, güvenlik güçlerinin güç kullanımının sınırlarını hatırlatırken, yetkili adli makamların şikâyet beklemeden resen, derhâl ve özenle bir ceza soruşturması başlatma zorunluluğunu hukuken pekiştirmektedir.
Benzer davalardaki emsal etkisi açısından bu karar, kolluk kuvvetlerinin gözaltı işlemlerindeki şeffaflığı ve yargısal hesap verebilirliği standartlarını büyük ölçüde artırmaktadır. Soruşturma makamlarının, olayın sadece bir kısmını değil, yakalama ve gözaltı sürecinin tamamını kapsayacak şekilde derinlemesine delil toplamasının zorunlu olduğu vurgulanmıştır. Uygulamadaki önemi, failin kesin olarak tespit edilemediği veya sorumluluğun belirsizleştiği durumlarda organizasyonel eksikliklerin devletin sorumluluğunu ortadan kaldırmayacağına işaret etmesidir. Makul süratle sonuçlandırılmayan ve uzun yıllar sürüncemede bırakılan ceza davalarının, kötü muamele yasağının usul boyutunu tek başına ihlal edebileceği ilkesi, cezasızlık kültürüyle mücadelede belirleyici bir standart oluşturmaktadır.
UYUŞMAZLIĞIN KONUSU
Diyarbakır'da 2011 yılında düzenlenen bir protesto gösterisi sırasında polis tarafından yakalanarak gözaltına alınan İsmail Kardaş, gözaltına alınma anından itibaren polis aracında, emniyet müdürlüğünde ve sağlık kontrolü için götürüldüğü hastanede kolluk kuvvetleri tarafından ağır şekilde darbedildiğini iddia ederek şikâyetçi olmuştur. Yaşadığı fiziksel şiddet sonrasında çenesinde, kaburgalarında ve göz çevresinde ağır yaralanmalar oluşan başvurucunun durumu adli raporlarla tespit edilmiştir. Başvurucunun şikâyeti üzerine yaklaşık dört yıl sonra sadece hastanedeki olaya karıştığı belirlenen dört polis memuru hakkında dava açılmış ancak olayın hangi ekip tarafından gerçekleştirildiğinin tam olarak tespit edilememesi ve delil yetersizliği gerekçesiyle sanık polisler beraat etmiştir. İstinaf ve bozma süreçleriyle birlikte ceza yargılamasının yaklaşık on üç yıl sürmesi ve halen bir sonuca ulaşmaması üzerine başvurucu, kendisine eziyet edildiğini ve bu olayın etkili bir şekilde soruşturulmadığını belirterek Anayasa Mahkemesine başvurmuştur.
HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR
Anayasa Mahkemesi, uyuşmazlığı değerlendirirken öncelikle Türkiye Cumhuriyeti Anayasası m. 17 hükmünde yer alan kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ilkesine dayanmıştır. Bu anayasal düzenleme, herkesin yaşama hakkına sahip olduğunu, kimseye işkence ve eziyet yapılamayacağını, kimsenin insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamayacağını güvence altına almaktadır.
Yerleşik içtihat prensiplerine göre devlet, anılan anayasal hüküm ile Türkiye Cumhuriyeti Anayasası m. 5 kapsamındaki devletin temel amaç ve görevleri birlikte yorumlandığında, egemenliği altındaki kişilerin kötü muameleye uğradığına dair savunulabilir bir iddia bulunduğunda derhâl ve etkili bir ceza soruşturması yürütmek zorundadır. Kötü muamelenin kasten yapıldığı iddialarında, mağdurun şikâyeti dahi beklenmeksizin resen harekete geçilmeli, bağımsız makamlarca yürütülen soruşturma makul bir özen ve süratle sonuçlandırılmalıdır.
Gözaltı veya tutukluluk gibi bireyin devletin tam kontrolü altında bulunduğu bir sırada gerçekleşen yaralanma olaylarında, bu duruma tatmin edici ve inandırıcı bir açıklama getirme yükümlülüğü tamamen idareye ve yetkili makamlara aittir. Bunun temel nedeni, bu tür olayların gerçekleşme şartlarına dair bilgi ve delillerin büyük oranda sadece devlet makamlarının erişiminde olmasıdır. Kamu görevlileri, kişinin tutumu kesin olarak zorunlu kılmadıkça fiziksel güç kullanamaz. Kullanılan gücün mutlak zorunlu olduğu durumlarda dahi bu gücün ölçülü olması ve sınırın aşılmaması hukuki bir zorunluluktur.
SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER
Anayasa Mahkemesi, somut olayı incelerken başvurucunun gözaltı öncesi giriş ve çıkış raporlarındaki belirgin farklılıklara dikkat çekmiştir. Başvurucunun gözaltına alındığında ve hastaneye götürüldüğünde, hayatını tehlikeye sokacak nitelikte kemik kırıklarını da içeren ağır yaralanmalara maruz kaldığı adli tıp raporlarıyla sabittir. Devletin gözetimi altındayken meydana gelen ve basit tıbbi müdahaleyle giderilemeyecek olan bu nitelikli yaralanma olayına ilişkin olarak yetkili makamlar tatmin edici hiçbir açıklama getirememiştir.
Savcılığın, mağdurun vücudundaki ağır darp izlerine ve doktorun uyarısına rağmen resen soruşturma başlatmak yerine başvurucunun bizzat şikâyette bulunmasını beklemesi ciddi bir usul eksikliği olarak değerlendirilmiştir. Soruşturma aşamasında şüphelilerin teşhis işlemlerinin yıllar sonra yapılabilmesi, iddianamenin olayın üzerinden dört yıldan fazla bir süre geçtikten sonra hazırlanması soruşturmanın makul sürat ve özenle yürütülmediğini açıkça göstermektedir. Ayrıca başvurucunun olay anından hastaneye kadar geçen tüm süreçteki darp iddiaları bütüncül bir yaklaşımla incelenmemiş, sadece hastanedeki şiddet iddiaları üzerine dar kapsamlı bir yargılama yürütülmüştür. Bu büyük eksiklik, olaya karışan asıl faillerin tespit edilememesine ve polislerin beraat etmesine zemin hazırlamıştır.
Mahkeme, on üç yıla yaklaşan ceza yargılamasının makul bir özen ve hızda yürütülmediğini, başvuru yollarının artık mağduriyet giderme açısından etkisizleştiğini tespit etmiştir. Vücut bütünlüğüne yönelik bu denli ağır ve kasıtlı bir fiziksel şiddetin cezasız kalması, devletin işkence ve kötü muamele iddialarını aydınlatma konusundaki pozitif usul yükümlülüğünün ağır bir ihlali anlamına gelmektedir. Tespit edilen güç kullanımı düzeyi ve meydana gelen zararın orta düzeyde kalıcı etkileri göz önüne alındığında, maruz kalınan eylemin eziyet yasağı kapsamında olduğu kabul edilmiştir.
Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi Birinci Bölümü, Anayasa'nın 17. maddesinde güvence altına alınan eziyet yasağının maddi ve usul boyutlarının ihlal edildiği yönünde karar vermiş ve başvuruyu kabul etmiştir.