Anasayfa Makale TMK Kapsamında Dürüstlük Kuralı ve Hakkın...

Makale

Türk Medeni Kanunu'nun 2. maddesinde düzenlenen dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağı, hukuk sistemimizin temel taşlarındandır. Bu yazıda, ilgili ilkelerin hukuki niteliği, sözleşmelerdeki işlevi ve hakkın kötüye kullanımının temel şartları ile uygulamadaki farklı görünümleri teorik açıklamalar ışığında incelenmektedir.

TMK Kapsamında Dürüstlük Kuralı ve Hakkın Kötüye Kullanımı

Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesinde yer alan dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağı, birbirini tamamlayan ve hukuk sisteminin temelini oluşturan iki önemli ilkedir. Hukuk sistemi, bireylere tanıdığı her bir hakkın kapsamını ve bu hakların kullanılabilmesi için gerekli olan şartları özel düzenlemelerle belirlemiştir. Bununla birlikte, toplumsal hayatın olağan akışı içindeki sonsuz ihtimallerin önceden eksiksiz bir biçimde tahmin edilmesinin ve her bir detayın kanun koyucu tarafından ayrıntılı olarak düzenlenmesinin imkansızlığı göz önüne alındığında, tüm hakların kullanımına genel bir sınırlama getirilmesi ihtiyacı doğmuştur. Sonuç olarak dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağı, her türlü yasal boşluk veya öngörülemeyen olasılığa karşı doğrudan uygulanabilecek genel ve kapsayıcı hukuk kuralları olarak mevzuatımızda yerini almıştır. Bireylerin hukuki ilişkilerinde karşılıklı güven ve adalet zemininde hareket etmelerini sağlayan bu kural, aynı zamanda hakların sırf başkalarına zarar verecek şekilde kullanılmasını da kesin bir dille engeller.

Türk Medeni Kanunu Bağlamında Dürüstlük Kuralının Temel Nitelikleri

TMK madde 2 hükmü ile ifade edilmek istenen temel kavram; haklarını kullanan ve borçlarını yerine getiren orta zekalı, dürüst ve makul bir insandan beklenen ideal davranış biçimidir. Dürüstlük kuralı yalnızca borçlu tarafa yüklenen bir yükümlülük olmayıp, aynı zamanda alacaklı tarafın da uyması gereken genel ve objektif bir standarttır. Kişilerin sübjektif değer yargılarından, içsel düşüncelerinden veya kişisel ahlaki yönelimlerinden bağımsız olarak, herkes tarafından uyulması zorunlu olan bu kural, hukuk sisteminde emredici bir niteliğe sahiptir. Birçok hukukçuya göre dürüstlük kuralı kamu düzenini yakından ilgilendiren bir norm olduğu için tarafların aralarında yapacakları özel bir sözleşme ile bu kuralın aksini kararlaştırmaları ve kuralı bertaraf etmeleri hukuken mümkün değildir. Medeni Kanun’da yer almasına rağmen borçlar hukuku, usul hukuku ve idare hukuku gibi çok geniş yelpazede tüm hukuk dallarında uygulama alanı bulan bu ilke, adaletin sağlanmasında merkezi bir denetim mekanizması işlevi görmektedir.

Dürüstlük kuralının en belirgin özelliklerinden bir diğeri ise yargı mercileri tarafından kendiliğinden, yani resen dikkate alınması zorunluluğudur. Taraflar arasında mevcut olan dürüstlük kuralına aykırılığın veya hakkın kötüye kullanılması durumunun uygulanabilmesi için, uyuşmazlığın taraflarından birinin talepte bulunmasına gerek yoktur. Hâkim, dava dosyasındaki mevcut bilgi ve belgelerden dürüstlük kuralına aykırı bir durumu tespit ederse, bunu bir itiraz olarak değerlendirip yargılamanın her aşamasında kendiliğinden göz önünde bulundurmakla yükümlüdür. Bununla birlikte dürüstlük kuralı tali, yani ikincil bir kural olma özelliği de taşır. Hukuki uyuşmazlıkların tümünde öncelikle özel kanun hükümlerinin uygulanması esastır; her olaya doğrudan dürüstlük kuralının uygulanması yasal düzenlemelerin işlevsiz kalmasına ve kolaycılığa sebebiyet verecektir. Bu sebeple dürüstlük kuralı, mevcut diğer kanun hükümlerinin uygulanmasının tamamen önüne geçmemeli; ancak özel hükümlerin açıkça hakkaniyete aykırı sonuçlar doğurduğu, kanunda boşluk bulunduğu veya adaletin mutlak surette gerektirdiği istisnai hallerde tamamlayıcı ve açıklayıcı olarak devreye girmelidir.

Dürüstlük Kuralının Hukuki İşlemlerdeki Başlıca İşlevleri

Dürüstlük kuralının en temel işlevi, kanunun lafzından da açıkça anlaşıldığı üzere, kişilerin sahip oldukları hakları kullanırken ve üstlendikleri borçları yerine getirirken bağlı kalmaları gereken sınırları çizmektir. Bunun yanı sıra sözleşmelerin ve tarafların irade beyanlarının yorumlanmasında da dürüstlük kuralı çok kritik bir görev üstlenmektedir. Bir sözleşmenin kurulabilmesi için tarafların karşılıklı irade beyanlarının birbirine uygun olması gerekirken, iradelerin tam olarak uyuşmadığı veya tarafların gerçek niyetlerinin ne olduğu hususunda ihtilaf yaşandığı durumlarda dürüstlük kuralına dayalı olan güven kuramı devreye girer. Güven teorisine göre bir kişinin irade beyanı, dürüstlük kuralı çerçevesinde karşı tarafça nasıl anlaşılması gerekiyorsa o şekilde geçerli ve bağlayıcı kabul edilecektir. Sözleşme hükümlerinde yer alan eksikliklerin doldurulmasında, makul bir insanın sözleşmeye vereceği anlamın göz önünde bulundurularak sözleşmenin yorumlanmasında ve böylece taraflar arasındaki hukuki güven ilişkisinin korunmasında dürüstlük kuralı vazgeçilmez bir rehber niteliğindedir.

Dürüstlük kuralının bir diğer önemli işlevi ise ahde vefa (söze bağlılık) ilkesinin aşırı katı sonuçlarını yumuşatarak sözleşmelerin değişen koşullara uyarlanmasını sağlamasıdır. Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülemeyen, öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü durumların ortaya çıkması halinde, borcun ifası borçlu açısından dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede ağırlaşabilir. Bu tür işlem temelinin çökmesi durumlarında, borçlu taraf henüz ifa etmediği edimi için hâkimden sözleşmenin yeni ve olağanüstü koşullara göre uyarlanmasını talep edebilir. Ayrıca, kanun hükümlerinin amaca uygun yorumlanmasında ve yasa koyucu tarafından kasten bırakılan kural içi boşlukların veya unutulan kural dışı boşlukların hâkim tarafından doldurulmasında dürüstlük kuralı temel yol göstericidir. Hâkim, önüne gelen somut olayda kanun hükmünü uygularken bu hükmün dürüstlük kuralına aykırı ve hakkaniyetsiz bir sonuç doğurmasını önlemek adına kanunu objektif dürüstlük ölçütlerine göre yorumlayıp adaleti sağlamakla görevlidir.

Hakkın Kötüye Kullanılması Yasağı Kavramı ve Şartları

Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesinin ikinci fıkrası, bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeninin korumayacağını açık bir şekilde hükme bağlamıştır. Hakkın kötüye kullanılması, bir kişinin hukuken sahip olduğu bir hakkı, yasanın tanıdığı sınırları ve meşru amacı aşarak sırf başka birine zarar vermek, haksız bir kişisel çıkar sağlamak veya hakkın özünü saptırmak suretiyle dürüstlük kurallarına aykırı biçimde kullanmasıdır. Eski yasal düzenlemelerde hakkın kötüye kullanılmasından söz edilebilmesi için başkasına zarar verme kastı aranırken, güncel hukuk sistemimizde böyle sübjektif bir kasta gerek duyulmamaktadır. Hakkın nesnel olarak açıkça dürüstlük kuralına aykırı bir şekilde kullanılması yeterli kabul edilmiştir. Ayrıca, kişinin eyleminin hakkın kötüye kullanılması sayılabilmesi için illaki somut bir maddi zararın ortaya çıkması da mutlak bir şart değildir; hakkın toplumsal veya hukuki amacına açıkça ters düşecek biçimde istismar edilmesi yasağın devreye girmesi için yeterli bir zemin oluşturur.

Hakkın kötüye kullanıldığından bahsedilebilmesi için her şeyden önce kanunun koruduğu geçerli bir hakkın mevcut olması temel şarttır. Kişinin hukuken sahip olmadığı bir yetkiyi sanki hakkıymış gibi kullanarak bir başkasına zarar vermesi durumunda hakkın kötüye kullanılması yasağı değil, haksız fiil veya vekaletsiz iş görme gibi diğer hukuki sorumluluk mekanizmaları gündeme gelecektir. İkinci temel şart ise bu hakkın dışarıdan objektif olarak anlaşılabilecek şekilde, açıkça dürüstlük kurallarına aykırı olarak kullanılmış olmasıdır. Hak sahibinin, hakkını kullanırken sahip olduğu meşru menfaat ile karşı tarafın uğrayacağı zarar arasında fahiş bir orantısızlık bulunması, bu hakkın kullanımıyla hiçbir makul yarar elde edilmemesi veya güven tesis edildikten sonra hakkin aniden farklı bir niyetle ileri sürülmesi durumları, hakkın alenen kötüye kullanıldığının somut göstergeleridir. Bu şartların varlığı halinde hukuk, hakkını kötüye kullanan bireyin bu işlemini himaye etmez ve doğan olumsuz sonuçları ortadan kaldırır.

Hakkın Kötüye Kullanılmasının Çeşitli Görünümleri

Hakkın kötüye kullanılmasının hukuki ilişkilerdeki en yaygın görünümlerinden biri, hakkın kanunun öngördüğü amaca aykırı olarak veya meşru bir menfaat olmaksızın kullanılmasıdır. Hukuk düzeni bireylere çeşitli haklar tanırken bu hakların arkasında daima korunan hukuki ve toplumsal bir yarar öngörür. Eğer bir hak, salt karşı tarafa zarar vermek niyetiyle veya hukuk düzeninin koruduğu amaca bütünüyle ters düşecek şekilde kullanılırsa, bu hak kötüye kullanılmış sayılır. Örneğin, bir taşınmaz malikinin kendi mülkü üzerinde bina inşa etme hakkı bulunmasına rağmen, hiçbir mantıklı mimari ya da ekonomik menfaati olmaksızın sırf komşusunun manzarasını kapatmak ve ona zarar vermek gayesiyle yüksek bir duvar örmesi meşru menfaat yokluğunu gösterir. Aynı şekilde, hakkın kullanılmasında elde edilecek yarar ile karşı tarafa verilecek zarar arasında açık ve fahiş bir orantısızlık bulunuyorsa, ölçülülük ilkesi ihlal edilmiş olacağından burada da hakkın kötüye kullanılmasından söz edilir.

Uygulamada sıkça karşılaşılan bir diğer kötüye kullanım hali ise çelişkili davranma yasağıdır. Taraflardan birinin, hukuki ilişki içinde karşı tarafa belirli bir şekilde davranacağı yönünde haklı bir güven vermesinin ardından, bu güvene tamamen ters düşecek şekilde aniden farklı bir hak talebinde bulunması hukuk düzenince himaye görmez. Karşı tarafın iyi niyetle bağlandığı bu güven sarsıldığında dürüstlük kuralı ihlal edilmiş olur. Örneğin borçlunun, alacaklıyı oyalayarak ve ona borcu ödeyeceği konusunda tam bir güvence vererek dava açmasını geciktirmesi, ardından da borcun zamanaşımına uğradığını iddia etmesi tipik bir çelişkili davranış ve hakkın kötüye kullanımıdır. Benzer şekilde, tarafların resmi şekil şartına tabi bir sözleşmeyi bilerek kendi rızalarıyla adi yazılı şekilde kurup edimlerini ifa etmelerinden uzun bir süre sonra, taraflardan birinin sadece kendi yükümlülüğünden kaçmak amacıyla şekle aykırılık ve geçersizlik iddiasında bulunması yasal himayeden yoksundur.

Sözleşme Öncesi Görüşmelerde ve Kanuna Karşı Hilede Güven İlkesi

Dürüstlük kuralı, taraflar arasında sadece sözleşme kurulduktan sonra değil, henüz sözleşme kurulmadan önceki görüşme ve müzakere aşamasında da büyük önem taşır. Sözleşme öncesi görüşmeler sırasında taraflar arasında kendiliğinden bir güven ilişkisi doğar ve taraflar birbirlerinin şahsına veya malvarlığına zarar vermemek için gerekli özeni göstermek zorundadırlar. Eğer bir taraf, sözleşme yapma niyeti olmadığı halde karşı tarafta kesin bir beklenti yaratır ve onu asılsız yere masrafa sokar veya yanıltırsa, culpa in contrahendo (sözleşme görüşmelerindeki kusurlu davranıştan doğan sorumluluk) ilkesi gereğince sorumluluk doğar. Haksız fiil ya da sözleşmeye aykırılıktan ziyade doğrudan dürüstlük kuralına dayanan bu güven sorumluluğu, bağımsız bir hukuki kurumdur. Bir tarafın dikkatsiz veya kasten yanıltıcı davranışları sonucu karşı tarafın meşru ve haklı güveninin zedelenmesi durumunda, zarar veren taraf doğan tüm menfi zararları tazmin etmekle yükümlü tutulur.

Dürüstlük kuralının hukuki sınırlarını belirlediği bir diğer alan da kanuna karşı hile durumlarının engellenmesidir. Kanuna karşı hile, emredici bir hukuk kuralı tarafından kesin surette yasaklanmış olan bir sonuca, görünüşte hukuka uygun ve yasaklanmamış başka bir hukuki işlem veya yollar zinciri kullanılarak ulaşılmaya çalışılmasıdır. Tarafların asıl niyetlerini gizleyerek, kanunun lafzını dolanmak suretiyle haksız ve kanuna aykırı bir menfaat elde etmeleri dürüstlük kuralının ağır bir ihlalidir. Bu bağlamda, bir hakkın kullanılması suretiyle kanunun açıkça menetmiş olduğu bir amaca ulaşılması durumunda, hukuk düzeni söz konusu hileli işlemi geçersiz sayar. Kanuna karşı hile eylemini gerçekleştiren kişi veya kurumlar, dolanmaya çalıştıkları emredici yasa hükmünün ihlali dolayısıyla doğacak tüm hukuki yaptırımlara katlanmak ve sorumluluklarını yerine getirmek zorundadır. Hâkim, bu tür dolambaçlı ve hileli işlemleri incelediğinde sözleşmenin ardındaki gerçek amacı tespit ederek dürüstlüğe aykırı sonuçları ortadan kaldırır.

Dürüstlük Kuralının Diğer Hukuki Kurumlarla Karşılaştırılması

Türk hukuk sisteminde zaman zaman birbiriyle karıştırılabilen iyi niyet (sübjektif iyi niyet) ve dürüstlük kuralı (objektif iyi niyet), özünde birbirinden oldukça farklı işlevlere sahip kurumlardır. Türk Medeni Kanunu’nun 3. maddesinde yer alan iyi niyet kavramı, bir hakkın kazanılması esnasında, kazanmaya engel olan hukuki bir eksikliğin veya sakatlığın kişi tarafından bilinmemesi ve bilmesinin de gerekmemesi durumunu ifade eder. Yani iyi niyet hakların doğumu ve iktisabı aşamasında rol oynar. Oysa TMK'nın 2. maddesindeki dürüstlük kuralı, mevcut ve geçerli bir hakkın kullanılması veya bir borcun yerine getirilmesi aşamasında kişilerin dürüst, makul ve ahlaklı davranmalarını zorunlu kılan davranışsal bir standarttır. İkisi de genel ve emredici kurallar olmakla birlikte, birinin eksikliklerin bilinmemesi ile ilgili sübjektif bir durumu, diğerinin ise davranış ve ifa standartlarını belirleyen objektif bir yükümlülüğü temsil etmesi temel ayrım noktasıdır.

Dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması, muvazaa (danışıklı işlem) kurumuyla da hem benzerlik hem de farklılıklar barındırır. Muvazaalı işlemlerde taraflar, gerçekte hiç yapmak istemedikleri veya farklı şartlarda yapmak istedikleri bir sözleşmeyi, sırf üçüncü kişileri aldatmak maksadıyla görünüşte yaratma konusunda gizlice anlaşırlar. Yani ortada irade ile beyan arasında kasten yaratılmış bir uyumsuzluk vardır. Muvazaalı işlem yaratan kişilerin daha sonra bu danışıklı duruma dayanarak hak talep etmeye kalkışmaları, hiç şüphesiz aynı zamanda dürüstlük kuralına aykırılık ve hakkın kötüye kullanılmasıdır. Ancak muvazaada doğrudan üçüncü kişileri yanıltma kastı varken, hakkın kötüye kullanılmasında genellikle sözleşmenin veya ilişkinin doğrudan diğer tarafı mağdur edilir.

Şu noktaları bir liste ile özetleyebiliriz:

  • Muvazaa: Üçüncü kişileri aldatmak üzere görünüşte işlem yaratma.
  • İyi Niyet: Hakkın kazanılması anında eksikliği bilmeme.
  • Dürüstlük Kuralı: Hak kullanılırken makul ve namuslu davranma.
  • Kanuna Karşı Hile: Yasal yolu kullanarak hukuka aykırı sonuç elde etme.
  • Ahlaka Aykırılık: Toplumun genel ahlak kurallarına aykırı sözleşme kurma.

Bu kuramların tamamı, sözleşme ilişkilerindeki adaleti sağlamak için birbirini tamamlayan mekanizmalardır.

Sonuç itibariyle, Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesinde vücut bulan dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağı, hukuk düzeninin adaleti ve karşılıklı güveni sağlamak için geliştirdiği en üst düzey koruma kalkanlarındandır. Bireylerin veya kurumların sözleşme kurma, sözleşmeyi yorumlama, haklarını icra etme veya borçlarını ifa etme süreçlerinde şekli yasa kurallarının arkasına sığınarak ahlaka, hakkaniyete ve dürüstlüğe uymayan bir menfaat elde etmeleri kesinlikle engellenmiştir. Objektif dürüstlük, hem uyuşmazlıkların çözümünde mahkemelere geniş bir yorumsal takdir yetkisi verir hem de toplumsal güvenin zedelenmesinin önüne geçer. Hakların, kendilerine tanınan amaca, sınırlarına ve adalet terazisine uygun olarak kullanılması bir lütuf değil, bizzat yasal ve evrensel bir zorunluluktur. Her somut uyuşmazlığın, bu temel ölçütler terazisinde titizlikle tartılması ve hukukun yalnız lafzıyla değil ruhuyla da tecelli etmesi ancak bu evrensel kuralların doğru tatbiki ile mümkün olacaktır.

10 dk okuma Yayınlanma: Güncelleme: