Makale
Türk Borçlar Hukuku sistematiğinde muvazaa kurumu, tarafların gerçek iradelerini gizleyerek üçüncü kişileri aldatmak maksadıyla görünürde geçerli ancak kendi içlerinde hüküm ifade etmeyen bir işlem yapmalarıdır. Bu makalede muvazaanın hukuki niteliği, kurucu unsurları, türleri, sonuçları ve ispat kuralları incelenmektedir.
Borçlar Hukukunda Muvazaa: Kavram, Unsurlar ve İspat
Türk Borçlar Kanunu'nun birinci maddesi uyarınca bir sözleşmenin hukuken geçerli biçimde kurulabilmesi için tarafların iradelerini karşılıklı ve birbirine uygun olarak açıklamaları temel şarttır. Hukuki işlemlerde irade açıklaması, sözleşmenin esaslı unsurlarını kapsayacak şekilde ve tarafların gerçek maksatlarına uygun olmalıdır. Ancak uygulamada, tarafların iradeleri ile beyanları arasında bilerek ve isteyerek bir uygunsuzluk yaratıldığı durumlara sıklıkla rastlanmaktadır. Tarafların, üçüncü kişileri aldatmak maksadıyla, kendi gerçek iradelerine uymayan ve aralarında herhangi bir hüküm ve sonuç doğurmayan bir görünüş yaratmak hususunda anlaşmaları, borçlar hukuku doktrininde muvazaa olarak adlandırılmaktadır. Muvazaalı işlemlerde, dış dünyaya yansıtılan irade beyanı ile tarafların iç dünyalarındaki asıl maksatları birbirinden tamamen farklıdır. Bir hukuk bürosu pratiğinde en sık karşılaşılan uyuşmazlık türlerinden birini oluşturan muvazaa, sadece işlemi yapan taraflar arasında değil, aynı zamanda işlemden etkilenen üçüncü kişiler bakımından da ciddi hukuki sonuçlar doğurmaktadır. Bu kapsamda muvazaanın tespit edilmesi, türünün belirlenmesi, kurucu unsurlarının analiz edilmesi ve usul hukuku kuralları çerçevesinde ispatlanması büyük bir önem taşımaktadır.
Muvazaa Kavramı ve Hukuki Temelleri
Borçlar hukuku sistematiğinde hukuki işlemlerin temelini oluşturan irade açıklaması, irade faaliyeti ve irade beyanı olmak üzere iki farklı şekilde gerçekleştirilebilir. İrade faaliyeti, kişinin hukuki işlem yapma konusundaki iradesini doğrudan fiili hareketlerle yerine getirmesidir. İrade beyanında ise iradenin dışa vurumu söz, yazı veya iradeyi gösteren diğer davranışlar kullanılarak meydana gelir. Hukuki işlemin geçerliliği, beyan sahibinin açıklamasının kendi iç iradesine tam olarak uymasına bağlıdır. Sadece görünüşte yapılan bir açıklama, ulaşılmak istenen hukuki sonucun doğması için yeterli kabul edilemez. İrade ve beyan arasındaki bu uyumsuzluk, taraflarca istenmeden veya bilerek meydana getirilebilir. İstenmeden oluşan uyumsuzluklar yanılma, aldatma veya korkutma gibi irade bozukluğu hallerini oluştururken; bilerek ve isteyerek yaratılan iki taraflı uyumsuzluk hali muvazaa kurumunu meydana getirir.
Muvazaa kelime anlamı olarak danışık manasına gelmekte olup, hukuki bağlamda iki kişinin gerçek iradelerini gizleyerek görünürde farklı bir beyanda bulunmalarıdır. Türk Borçlar Kanunu'nun on dokuzuncu maddesinde muvazaalı işlemler başlığı altında genel bir düzenleme yapılmış olsa da, kanun metninde doğrudan bir muvazaa tanımına yer verilmemiştir. Öğretideki ağırlıklı görüşlere göre muvazaa, tarafların yaptıkları sözleşmenin hiç hüküm doğurmaması veya görünüşteki sözleşmeden tamamen farklı başka bir sözleşmenin hükümlerini doğurması hususunda önceden anlaşmalarıdır. Burada en belirgin özellik, tarafların üçüncü şahıslara karşı geçerli bir işlem yapıyormuş gibi görünmelerine rağmen, kendi aralarında bu işlemin geçersiz olacağını zımnen veya açıkça önceden kabul etmeleridir.
Bu kavram, hukuki işlem güvenliği ve üçüncü kişilerin korunması ilkeleriyle doğrudan bağlantılıdır. Zira muvazaalı bir ilişkide taraflar, gerçekte yapmak istemedikleri bir sözleşmeyi sırf üçüncü kişileri aldatmak amacı güderek ve onlara karşı bir hukuki işlem tesis etmiş gibi görünerek hayata geçirirler. Görünürdeki işlem ile asıl hedeflenen, üçüncü kişilerin aslı olmayan bir hukuki duruma inandırılmasıdır. Dolayısıyla, borçlar hukuku öğretisinde ve Yargıtay içtihatlarında muvazaa kurumu, tarafların gizli tutmak istedikleri asıl amaçlarını perdeleyen ve hukuki işlem temelini sarsan yapay bir uyuşmazlık kaynağı olarak titizlikle incelenmektedir. Hukuk düzeni, tarafların bu tür gizli anlaşmalarını kural olarak korumaz ve gerçeğe uygun olan iradenin ortaya çıkarılmasını amaçlar.
Muvazaanın Kurucu Unsurları
Muvazaa kurumunun hukuken varlığından söz edilebilmesi için belirli yapısal unsurların bir arada bulunması zorunludur. Öğreti ve yargı içtihatları ışığında muvazaanın kurucu unsurları dört temel başlık altında toplanmaktadır. Bunlardan ilki olan görünürdeki işlem, tarafların gerçekte yapmak istemedikleri halde sırf üçüncü kişileri aldatmak ve onlara karşı bir hukuki ilişki kurmuş gibi görünmek amacıyla yaptıkları işlemdir. Bu işlem, dış dünyaya yansıtılan ve üçüncü kişilerin inandırılmak istendiği sahte bir vitrin niteliğindedir. İkinci unsur olan muvazaa anlaşması ise, tarafların görünürdeki işlemi gerçekte istemedikleri ve bu işlemin kendi aralarında hiçbir hüküm ve sonuç doğurmayacağı hususunda yaptıkları mutabakattır. Bu anlaşma, görünürdeki işlemden daha önce veya tam onunla eş zamanlı olarak yapılabilir; ancak işlemin tamamlanmasından sonra sonradan bir anlaşma yapılması hukuken mümkün kabul edilmez.
Üçüncü unsur, yalnızca belirli bir muvazaa türünde ortaya çıkan gizli işlem olgusudur. Tarafların görünürdeki işlem dışında, gerçek iradelerine uygun olarak yaptıkları ve aralarında asıl hüküm ve sonuçlarını doğurmasını istedikleri işleme gizli işlem adı verilir. Gizli işlem, görünürdeki sahte sözleşmenin adeta arkasına saklanmış durumdadır. Dördüncü ve son unsur ise aldatma kastı olup, tarafların iradeleri ile beyanları arasında isteyerek bir uygunsuzluk yaratmalarının temel motivasyonunu oluşturur. Aldatma kastının bulunması, muvazaalı işlemin her durumda mutlaka üçüncü kişilere maddi zarar verme amacı taşıdığı anlamına gelmez; bazen sırf bir malvarlığını korumak veya farklı bir manevi saikle hareket etmek de bu kast kapsamında ele alınmaktadır.
Muvazaanın kurucu unsurlarını daha açık bir biçimde özetlemek ve tasnif etmek gerekirse, yargılama pratiğinde ve doktrinde kabul edilen belirli yapı taşlarının mevcudiyeti her somut olayda yargıç tarafından titizlikle aranmaktadır. Hakimin re'sen veya tarafların talebi üzerine yürüteceği hukuki incelemede, kurgusal yapının deşifre edilebilmesi için bu unsurların birbirleriyle olan zamansal ve mantıksal bağları koparılamaz bir bütünlük içinde değerlendirilir. Hukuk uygulamasında muvazaanın sacayakları olarak kabul edilen ve eksikliği halinde muvazaa iddiasının çökmesine neden olan bu dört temel unsur aşağıda sıralandığı gibidir:
- Görünürdeki İşlem: Tarafların dış dünyaya karşı sahneledikleri, gerçek iradeleriyle örtüşmeyen ve yapay olarak oluşturulmuş sahte sözleşmedir.
- Muvazaa Anlaşması: Tarafların görünürdeki işlemin aralarında bağlayıcı olmayacağına dair önceden veya eş zamanlı olarak vardıkları gizli mutabakattır.
- Gizli İşlem: Sadece nispi muvazaada rastlanan, tarafların asıl hukuki gayelerini yansıtan ve perdenin arkasında yürürlükte olmasını arzuladıkları gerçek sözleşmedir.
- Aldatma Kastı: Tüm bu kurgunun üçüncü kişileri yanıltmak, gerçeğe aykırı bir hukuki durumun varlığına onları inandırmak amacıyla tasarlanması yönündeki iradedir.
Muvazaanın Türleri: Mutlak ve Nispi Muvazaa
Borçlar hukuku uygulamasında muvazaa, irade ile beyan arasındaki uyumsuzluğun kapsamına göre mutlak muvazaa ve nispi muvazaa olmak üzere iki ana kategoriye ayrılmaktadır. Mutlak muvazaa, basit veya yalın muvazaa olarak da adlandırılır ve tarafların gerçekte hiçbir hukuki işlem yapmayı amaçlamadıkları durumu tam olarak ifade eder. Burada taraflar, sırf üçüncü kişileri aldatmak ve onlara karşı bir hukuki işlem tesis etmiş gibi görünmek amacıyla, aralarında asla hüküm ve sonuç doğurmayacak bir sözleşme yaparlar. Mutlak muvazaada görünürdeki işlem, muvazaa anlaşması ve aldatma kastı unsurları bulunurken, tarafların gerçekte icra etmeyi arzuladıkları bir gizli işlem kesinlikle mevcut değildir. Örneğin, alacaklılarının icra takibinden kurtulmak isteyen bir borçlunun, gerçekte hiçbir devir iradesi yokken malvarlığını yakın bir arkadaşına satmış gibi göstermesi tipik ve sık karşılaşılan bir mutlak muvazaa örneğidir.
Nispi muvazaa ise, tarafların gerçek iradelerine tam olarak uyan ve kendi aralarında hukuki sonuç doğurmasını kesinlikle istedikleri bir sözleşmeyi, dış dünyaya karşı yaptıkları başka bir sahte sözleşmenin altına gizlemeleri halidir. Bu türe nitelikli veya mevsuf muvazaa da denilmekte olup, Türk Borçlar Kanunu'nun on dokuzuncu maddesinde asıl hedeflenen ve uygulama alanı bulan muvazaa türünü oluşturur. Nispi muvazaada, mutlak muvazaadan tamamen farklı olarak görünürdeki sözleşmenin arkasında her zaman bir gizli işlem yer alır ve bu gizli işlem muvazaanın dördüncü unsurunu tamamlar. Nispi muvazaa uygulamada genellikle sözleşmenin niteliğinde muvazaa, konusunda veya şartlarında muvazaa ve son olarak tarafların şahsında muvazaa olmak üzere çeşitli alt kurgularla mahkemelerin karşısına çıkmaktadır ve her birinin hukuki incelemesi farklılık arz eder.
Sözleşmenin niteliğinde muvazaa, tarafların gizli işlemi görünürdeki işlemin hukuki vasfını değiştirmek amacıyla yaptıkları durumlardır; örneğin saklı paylı mirasçılardan mal kaçırmak için yapılan bağışlamanın tapu sicilinde resmi bir satış sözleşmesi gibi gösterilmesi ki buna muris muvazaası da denir. Sözleşmenin konusunda veya şartlarında muvazaa (kısmi muvazaa) ise, işlemin ciddi olarak yapılmak istenmesine rağmen sözleşme bedeli gibi bazı asli koşulların resmi makamlara farklı yansıtılmasıdır. Tapu harcını daha az ödemek maksadıyla resmi satış bedelinin gerçekte ödenen meblağdan çok daha düşük gösterilmesi bunun en yaygın örneğidir. Tarafların şahsında muvazaa durumunda ise, sözleşmeden gerçekte yararlanan taraf yerine sahnede bir başkası, yani bir isimlik (saman adam) yer almaktadır. Burada sözleşmeyi dışarıya karşı bizzat yapan kişi ile o sözleşmenin hak ve borçlarından asıl faydalanan kişi birbirinden tamamen farklıdır.
Muvazaalı İşlemlerin Hüküm ve Sonuçları
Muvazaalı işlemlerin hukuki akıbeti, görünürdeki işlem ve gizli işlem yönünden ayrı ayrı normlara tabi tutularak değerlendirilmektedir. Öğretide ve yargı uygulamasında benimsenen mutlak baskın görüşe göre, görünürdeki işlem, tarafların gerçek iradesini hiçbir şekilde yansıtmadığı için baştan itibaren kesin hükümsüzlük yaptırımına tabidir. Türk Borçlar Kanunu'nun yirmi yedinci maddesindeki emredici kurallara veya ahlaka aykırılıktan kavramsal olarak farklı bir hükümsüzlük hali olan bu durumda, işlem taraflar arasında hukuken asla bir hüküm ve sonuç doğurmaz. Muvazaalı görünürdeki işlem, aradan çok uzun bir zaman geçmesiyle, muvazaa nedeninin sonradan ortadan kalkmasıyla veya tarafların bu sahte işleme sonradan onay vermesiyle dahi sonradan geçerli bir işlem haline gelemez. Taraflar, geçersiz olan bu işlem sebebiyle zarara uğrasalar bile, muvazaayı baştan bilerek ve isteyerek bizzat kurdukları için birbirlerinden herhangi bir sözleşmesel tazminat talebinde bulunamazlar; ancak haksız fiil veya sebepsiz zenginleşme kuralları çerçevesinde verdikleri şeyin aynen veya nakden iadesini talep edebilirler.
Nispi muvazaada kurgusal perdenin arkasında yer alan asıl gizli işlemin geçerliliği ise, bizzat kanunun o spesifik işlem türü için aradığı şekil ve esas şartlarını taşıyıp taşımamasına göre tayin edilir. Gizli işlem, tarafların gerçek ve ortak iradesine tam olarak uygun olduğundan, kanunun emredici amir hükümlerine aykırı değilse, ahlaka aykırı değilse ve fiziki veya hukuki bir imkansızlık barındırmıyorsa kural olarak geçerli kabul edilir. Ancak, gizli işlemin kanunen belirli bir kurucu şekil şartına bağlanmış olması (örneğin tapuda taşınmaz devri için resmi şekil) ve tarafların bu şekil şartına gizli işlemde riayet etmemiş olmaları halinde, gizli işlem de şekil eksikliği sebebiyle hukuken geçersiz kabul edilecektir. Örneğin, tapu sicilinde satış olarak gösterilen ancak arkasında gizli bir bağışlama iradesi taşıyan işlemde, asıl bağışlama sözleşmesi resmi memur önünde bağışlama iradesiyle yapılmadığı için şekle aykırılıktan dolayı hukuken kesin hükümsüz sayılacaktır.
Muvazaanın İleri Sürülemeyeceği İstisnai Durumlar
Kural olarak muvazaalı işlemin hukuken geçersizliği durumu, hem işlemi kurgulayan taraflar hem de işlemden dolaylı veya doğrudan etkilenen üçüncü kişiler bakımından her zaman ileri sürülebilir ve bu hükümsüzlük iddiası herhangi bir zamanaşımı veya hak düşürücü süreye katiyen tabi değildir. Ancak kanun koyucu, ticari işlem güvenliğini ve iyi niyetli üçüncü kişilerin kazanılmış haklarını korumak amacıyla bu kurala bazı önemli ve istisnai sınırlar getirmiştir. Türk Borçlar Kanunu'nun on dokuzuncu maddesinin ikinci fıkrası uyarınca bir borçlu, yazılı bir borç tanımasına güvenerek o alacağı kazanmış olan iyi niyetli üçüncü kişiye karşı, temel işlemin aslında muvazaalı olduğu savunmasını kesinlikle ileri süremez. Bu koruyucu hükmün uygulanabilmesi için alacak hakkının yazılı bir belgeye dayalı olarak, hukuken geçerli ve eksiksiz bir devir işlemiyle ve devralan kişinin muvazaayı bilmediği tam bir iyi niyet çerçevesinde kazanılmış olması mutlak şarttır.
Bununla birlikte, taşınır ve taşınmaz ayni haklarının kazanılmasında da iyi niyetin mutlak korunmasına yönelik çok özel ve emredici kanun hükümleri mevcuttur. Türk Medeni Kanunu'nun bin yirmi üçüncü maddesi gereğince, tapu kütüğündeki tescile iyi niyetle dayanarak mülkiyet veya bir başka ayni hak kazanan üçüncü kişinin bu nitelikteki kazanımı hukuk düzenince kesinlikle korunur. Benzer şekilde, aynı kanunun dokuz yüz doksan sekizinci maddesi çerçevesinde, hukuken tasarruf yetkisi bulunmayan ve taşınır bir malı sadece muvazaalı olarak elinde bulunduran bir kişiden iyi niyetle hak kazanan kişinin mülkiyet kazanımı da kanuni güvence altındadır. Son olarak, muvazaa iddiasının bizzat ileri sürülmesinin Türk Medeni Kanunu'nun ikinci maddesinde düzenlenen dürüstlük kuralına açıkça aykırılık teşkil ettiği ve hakkın kötüye kullanılması niteliği taşıdığı belirgin durumlarda, mahkemeler bu muvazaa iddiasını hukuken dinlememektedir.
Muvazaanın İspatı ve Usul Hukuku Kuralları
Muvazaa iddiasının yargı mercileri önünde usul hukuku kurallarına göre ispatı, iddiayı ileri sürenin hukuki konumuna bağlı olarak çok temel ve katı farklılıklar içerir. Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun ilgili emredici hükümleri uyarınca, eğer muvazaa iddiası muvazaalı işlemi bizzat yapan sözleşme taraflarınca ileri sürülüyorsa, bu iddia ispat yükü bağlamında mutlaka ve sadece yazılı bir delil (örneğin bir muvazaa senedi, mektup veya inanç sözleşmesi) ile ispat edilmek zorundadır. Tarafların kendi aralarında kurguladıkları sözde işlemi geçersiz kılmak için mahkemede tanık dinletmeleri usul hukuku kuralları gereğince hukuken mümkün değildir. İşlem kardeşler veya ebeveyn-çocuk gibi çok yakın akrabalar arasında yapılmış olsa dahi, tarafların kendi içlerindeki muvazaayı ispat etmek için Hukuk Muhakemeleri Kanunu'ndaki senetle ispat kuralının katı sınırlarına istisnasız riayet etmeleri ve yazılı bir belge sunmaları yasal bir mecburiyettir. Muvazaalı görünürdeki işlem noterde resmi şekilde yapılmış olsa bile, taraflar arasındaki asıl gizli muvazaa anlaşmasının sadece adi yazılı delille ispat edilmesi Yargıtay uygulamalarında yeterli kabul edilmektedir.
Buna karşın, muvazaa iddiasının işlemin tarafı olmayan, dışarıdaki hukuki menfaat sahibi üçüncü kişiler (örneğin alacaklılar, haciz koyduranlar veya saklı paylı mirasçılar) tarafından ileri sürülmesi durumunda ispat kuralları tamamen esnemekte ve değişmektedir. Üçüncü kişilerin, kendi iradeleri dışında kurgulanan ve kapalı kapılar ardında gerçekleşen bu gizli anlaşmaya dair ellerinde önceden hazırlanmış yazılı bir belge bulundurmaları hayatın olağan akışına tamamen aykırıdır. Bu sebeple Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun iki yüz üçüncü maddesi, üçüncü kişilerin hukuki işlemlere ve senetlere karşı yönelttikleri muvazaa iddialarını, senetle ispat zorunluluğunun en önemli istisnası olarak özel bir şekilde düzenlemiştir. Üçüncü kişiler, kendilerinden mal kaçırmak için kurgulanan muvazaalı işlemi açığa çıkarmak için tanık beyanları, kamera kayıtları, banka dekontları, fiili kullanım durumları da dâhil olmak üzere her türlü yasal takdiri delile serbestçe başvurabilirler. Davaya bakan hakimin de yargılama esnasında dosya kapsamından muvazaayı bizzat fark etmesi halinde, bu durumu kamu düzeni gereği resen gözetme ve değerlendirme yetkisi mutlak surette bulunmaktadır.
Sonuç olarak, Türk Borçlar Hukuku sisteminde muvazaa, irade ve beyan arasındaki uyumsuzluğun taraflarca bilinçli, kasıtlı ve kurgusal bir şekilde yaratıldığı, işlem güvenliğini ve alacaklı haklarını doğrudan tehdit eden son derece karmaşık bir hukuki problemdir. Görünürdeki kurgusal işlemin mutlak surette geçersiz sayılması ve eğer varsa gizli işlemin geçerliliğinin de kendi yasal kurucu şartlarına tabi tutulması, dürüstlük kuralının ve sözleşmeler hukukunun temel ilkelerinin vazgeçilmez bir gereğidir. Hem mutlak hem de nispi muvazaa hallerinde, bağımsız yargı mercileri tarafların görünüşteki aldatıcı beyanlarına değil, her zaman perde arkasındaki gerçek, fiili ve ortak iradelerine itibar etmektedir. Kötü niyetli işlemler karşısında üçüncü kişilerin korunması amacıyla kanunlarımızla getirilen ispat kolaylıkları ve iyi niyetli tescil istisnaları, muvazaa kurumunun piyasada yaratabileceği devasa mağduriyetleri dengeleyen hayati usuli güvencelerdir. Uzman hukuk uygulayıcıları ve mahkemeler için muvazaanın usulünce ve doğru tespit edilmesi, telafisi imkansız hak kayıplarının kesin olarak önüne geçilmesi ve gerçek adaletin tesisi bakımından stratejik ve yaşamsal bir öneme sahiptir.