Makale
Bu makale, yükseköğretimde karşılaşılan yönetsel mobbing eylemlerini ve görev tanımı dışı işlerin dayatılmasını incelemektedir. İdari yetkilerin kötüye kullanımı ve çalışanların maruz kaldığı psikolojik taciz süreçleri, iş hukuku çerçevesinde analiz edilmektedir.
Yönetsel Mobbing ve Görev Tanımı Dışındaki İşlerin Hukuki Analizi
Akademik çalışma ortamları, bilginin üretildiği ve toplumsal gelişimin sağlandığı temel alanlar olmakla birlikte, zaman zaman hiyerarşik yapıların ve idari yetkilerin kötüye kullanıldığı, çalışanlar üzerinde ağır psikolojik baskıların oluşturulduğu mekanlara dönüşebilmektedir. Özellikle yükseköğretim kurumlarında görev yapan akademisyenlerin karşılaştığı yönetsel mobbing eylemleri, bireylerin çalışma barışını bozmakla kalmamakta, kurumların bilimsel üretkenliğini de ciddi şekilde zedelemektedir. Araştırmalar, üniversitelerde idari görevleri elinde bulunduran kişilerin yetkilerini bir baskı aracı olarak kullanabildiklerini ve akademisyenleri idari yollarla pasifize etme gibi eylemlere başvurabildiklerini göstermektedir. Hukuki açıdan bakıldığında, idarecilerin yönetim hakkı sınırsız değildir ve çalışanın kişilik haklarını koruma zorunluluğu ile doğrudan sınırlandırılmıştır. Yönetsel mobbing olarak nitelendirilebilecek bu tür eylemler, yetkililerin objektif kurallardan uzaklaşarak keyfi uygulamalara yönelmesi sonucunda ortaya çıkmakta olup, mağdurlar üzerinde derin psikolojik yaralar açabilmektedir. Bu bağlamda, idari yetkilerin sınırlarının çizilmesi ve görev tanımı dışındaki işlerin dayatılmasının hukuki sonuçlarının değerlendirilmesi, mağdurların hak arama süreçlerinde kilit bir rol oynamaktadır.
Yönetsel Mobbing Kavramı ve İdari Yetkilerin Kötüye Kullanımı
İş hukuku ve idare hukuku prensipleri çerçevesinde yönetsel mobbing, idari veya yönetsel yetkileri elinde bulunduran amirlerin, bu yetkilerini çalışanlar üzerinde sistematik bir psikolojik baskı, yıldırma ve dışlama aracı olarak kullanması şeklinde tanımlanmaktadır. Üniversiteler bağlamında ele alındığında, rektör, dekan veya bölüm başkanı gibi yönetsel görevleri üstlenen kişilerin, yetkilerini akademik liyakat ve objektif kriterlerden ziyade kişisel husumetler veya güç gösterileri doğrultusunda kullanmaları, yönetsel mobbingin en tipik örneklerini oluşturmaktadır. Dosyadaki bulgulara göre, mobbinge maruz kalan bir akademisyenin gerekli laboratuvar ekipmanlarına erişiminin engellenmesi, cihazları kullanmasının kısıtlanması ve akademik faaliyetlerinde kasıtlı olarak pasifize edilmesi, idari yetkilerin kötüye kullanımının somut bir tezahürüdür. Hukuki zeminde bu tür uygulamalar, gözetme borcu ihlali kapsamında değerlendirilmeli ve çalışanın kişilik haklarına yönelik ağır bir saldırı olarak nitelendirilmelidir. Amir konumundaki kişilerin mevzuatın kendilerine tanıdığı idari takdir yetkisini, bir akademisyeni yıldırarak kurumdan uzaklaştırmak veya itibarını zedelemek amacıyla kullanması hukuka açıkça aykırıdır.
Yönetsel mobbing süreçlerinin sadece mağdurun psikolojik bütünlüğünü hedef almadığı, aynı zamanda kurumsal işleyişi ve liyakat sistemini de derinden sarstığı görülmektedir. Özellikle akademik ve yönetsel süreçlerde kararların, hukuki ve bilimsel doğrulardan ziyade idareye yakınlık veya biat kültürü üzerinden alınması, mobbing eylemlerinin kurumsallaşmasına zemin hazırlamaktadır. Üniversite gibi bağımsız düşüncenin ve akademik üretimin merkezi olması gereken kurumlarda, idari amirlerin keyfi uygulamalara başvurarak kendileriyle aynı görüşü paylaşmayan akademisyenleri marjinalleştirmesi veya onları görevleriyle bağdaşmayan şekillerde cezalandırmaya çalışması, hukuki dayanaktan yoksundur. Çalışanların sürekli olarak hedef alındığı, işlerini yapmalarının fiziksel veya bürokratik engellerle zorlaştırıldığı bir çalışma ortamında psikolojik taciz olgusunun vücut bulduğu tartışmasızdır. Yargı kararlarında da sıklıkla vurgulandığı üzere, amirin yönetim hakkını kullanırken dürüstlük kuralına uygun hareket etmesi ve çalışanın mesleki gelişimini engelleyici nitelikteki kasıtlı davranışlardan özenle kaçınması yasal bir zorunluluktur.
Görev Tanımı Dışındaki İşlerin Yaptırılması ve İş Hukuku Bağlamı
Akademisyenlerin sosyal ve akademik konumlarının inşasında ve sürdürülmesinde karşılaştıkları en yaygın hukuki sorunlardan biri de, kendi görev tanımları kapsamına girmeyen, genellikle "angarya" olarak nitelendirilebilecek idari ve bürokratik işleri yapmak zorunda bırakılmalarıdır. Kaynaklarda yer alan verilere göre, özellikle araştırma görevlileri ve doktor öğretim üyeleri gibi alt unvan gruplarında yer alan akademisyenlerin, akademik ilerlemelerini sağlayacak araştırma ve yayın faaliyetlerinden ziyade, tatil dönemlerinde dahi evrak işleri, dilekçe incelemeleri ve yatay-dikey geçiş dosyalarının kontrolü gibi bürokratik yüklerle boğuştuğu anlaşılmaktadır. İş hukuku prensipleri çerçevesinde, çalışana iş sözleşmesinde veya yasal mevzuatta belirlenen görev tanımının dışında sürekli ve sistematik olarak işler yüklenmesi, çalışma koşullarının esaslı değişikliği ve mobbingin bir türü olarak kabul edilmektedir. Akademisyenlerin asıl görevleri olan bilimsel araştırma yapma ve eğitim verme fonksiyonlarından uzaklaştırılarak sırf hiyerarşik baskı nedeniyle idari işlere yönlendirilmesi, yetkilerin keyfi kullanımıdır.
Bununla birlikte, görev dışı işlerin alt unvan gruplarına yaptırılması durumu, üst unvanlı akademisyenlerin veya yöneticilerin iş yükünden kaçınma çabası olarak da yorumlanabilmektedir. Araştırma görevlilerinin kendi sınavlarına dahi gözetmen olarak katılamazken, diğer öğretim üyelerinin asıl sorumlu oldukları sınavlarda ve idari işlerde görevlendirilmesi, işyerinde adaletsizlik hissini ve iş tatminsizliğini artırmaktadır. Çalışanın rızası olmaksızın ve mesleki uzmanlığıyla bağdaşmayan nitelikteki görevlerin sistematik olarak kendisine dayatılması, hukuki bağlamda işçinin çalışma hakkını derinden zedeleyen bir ihlaldir. Bir akademisyene sürekli olarak akademik olmayan işlerin yaptırılması, onun mesleki kariyerini ilerletmesini ve bilimsel yayın yapmasını fiilen engellemektedir ki bu da dolaylı bir psikolojik yıldırma eylemidir. İş hukuku uygulamalarındaki genel yaklaşım, işverenin veya idarenin işçiden ancak niteliğine ve pozisyonuna uygun işleri talep edebileceği ve bu sınırın hiyerarşik yönetim hakkı kullanılarak aşılamayacağı yönündedir.
Akademik Unvanların Baskı Aracı Olarak Kullanılması
Akademik ve idari hiyerarşinin, liyakat ve tecrübeden bağımsız bir şekilde salt sahip olunan unvanlar üzerinden bir tahakküm aracına dönüşmesi, çalışma ilişkilerinde ciddi uyuşmazlıklar doğurmaktadır. Kaynak metinlerde akademisyenlerin, unvanlarına göre değer gördüğü, alt kademedeki akademisyenlerin üst kademedekiler tarafından ciddiye alınmadığı ve görev dışı işleri yapmaya mecbur bırakılan kişiler olarak algılandığı tespit edilmiştir. Nitekim profesör veya doçent unvanına sahip kişilerin, asistanların veya öğretim görevlilerinin uzmanlık alanlarına giren konularda dahi onlara adil yaklaşmadığı, kendi hiyerarşik üstünlüklerini bilimsel doğruların önünde tuttuğu vakalar sıklıkla yaşanmaktadır. Hukuki düzlemde, işyerindeki hiyerarşinin işin yürütümü için gerekli olan olağan seyrinden çıkarak kişisel bir baskı, sindirme ve kötü niyetli kullanım aracına dönüştürülmesi kabul edilemez. Bir üst amirin veya unvan sahibinin, sahip olduğu statüyü alt unvandaki çalışanın mesleki itibarını zedelemek, onu akademik faaliyetlerden alıkoymak veya küçük düşürücü davranışlarda bulunmak için kullanması, ciddi hukuki sorumluluklar doğurur.
Yönetsel İşlemlerde Liyakat İhlalleri ve Nepotizm
Üniversitelerde sosyal ve akademik konumların sürdürülmesini zorlaştıran en temel faktörlerden biri de kadro tahsislerinde, görevlendirmelerde ve akademik yükselmelerde liyakat ilkelerinin göz ardı edilmesidir. Mevcut bulgular, akademik atama süreçlerinde bilimsel yetkinliklerin, uluslararası projelerin ve nitelikli yayınların yeterince dikkate alınmadığını; bunun yerine kayırmacılık, yöneticilere yakınlık ve kişisel bağlantıların karar mekanizmalarını şekillendirdiğini ortaya koymaktadır. Örneğin, bir fakülte yönetiminin ihtiyaçlar doğrultusunda açık, şeffaf ve bilimsel kıstaslara dayalı bir kadro ilanı yapmak yerine, doğrudan belirli bir kişiyi hedefleyen, kişiye özel kadro mantığıyla hareket etmesi sıklıkla karşılaşılan idari hukuka aykırılıklardır. İdare hukukunun en temel ilkelerinden olan dürüstlük ve kamu yararı ilkelerinin bu tür yönetsel işlemlerle ihlal edilmesi, dışarıda bırakılan liyakatli akademisyenler açısından iptal davası konusu edilebilir ve mobbing unsuru olarak yargıya taşınabilir.
Adil olmayan yönetsel uygulamalar, çalışanların adalete ve kuruma olan güvenini tamamen sarsmakta ve çalışma motivasyonunu yok etmektedir. Akademik liyakatin yerini adam kayırmacılığın alması, kurum içindeki güç dinamiklerini zehirli bir boyuta taşımaktadır. Nitelikli bir akademisyenin, yayınları ve projeleri tam olmasına rağmen sırf idari amirlerle veya hiyerarşik güç odaklarıyla organik bir bağı bulunmadığı için atamasının yapılmaması veya kadrosunun verilmemesi, hukuka ve dürüstlük kurallarına açıkça aykırılık teşkil etmektedir. Hukuk düzenimiz, işverenin veya idarenin takdir yetkisinin mutlak olmadığını, bu yetkinin mutlak surette objektif sınırlarla, liyakat esasıyla ve hukukun genel ilkeleriyle sınırlandırıldığını vurgular. İşyerinde haksız ve keyfi uygulamalar nedeniyle mesleki ilerlemesi durdurulan, dışlanan ve kasıtlı olarak hak ettiği unvanı alması engellenen çalışanlar, yasal yollara başvurarak haklarını arama imkanına sahiptir. Bu çerçevede, şeffaflıktan uzak idari işlemler, sadece akademik etiği değil, yasal normları da açıkça ihlal etmektedir.
Mobbing İddiasında İspat Yükü ve Yargısal Süreçler
Yönetsel mobbing davalarında karşılaşılan en büyük hukuki zorluklardan biri ispat meselesidir. Psikolojik taciz ve yıldırma eylemleri genellikle kapalı kapılar ardında, tanıkların ifade vermekten çekindiği ve yazılı belgelere dökülmeyen ince taktiklerle gerçekleştirildiği için mağdurların bu durumu yargı önünde kanıtlaması güç olabilmektedir. Ancak iş hukuku uygulamaları incelendiğinde, mobbingin ispatında yaklaşık ispat veya kuvvetli emarelerin bulunması kuralının yeterli görüldüğü, çalışanın kendisine yönelik sistematik bir baskı olduğunu gösteren tutarlı kanıtlar sunması halinde ispat yükünün yer değiştirdiği bilinmektedir. Akademik çalışma ortamında, çalışana sürekli olarak görev tanımı dışındaki işlerin verilmesi, laboratuvar gibi temel çalışma alanlarına erişiminin kısıtlanması, makul gerekçe gösterilmeksizin ders verilmemesi veya tam tersi altından kalkamayacağı kadar çok angarya niteliğinde ders yüklenmesi, mobbingin varlığına işaret eden güçlü karinelerdir. Bu tür eylemlerin yazılı talimatlar, elektronik postalar, bölüm toplantısı tutanakları veya ders dağılım çizelgeleri ile belgelendirilmesi, yargısal süreçte akademisyenin hukuki pozisyonunu oldukça güçlendirmektedir.
Mağdur akademisyenlerin, maruz kaldıkları haksız yönetsel işlemlere ve psikolojik tacize karşı sessiz kalmayarak direnç göstermeleri, itirazlarını resmi kanallarla yapmaları ve gerektiğinde hukuki yollara başvurmaları, sürecin yönetimi açısından büyük önem taşımaktadır. İtaat kültürünün veya sorun çıkarmama kaygısının yaygın olduğu akademik kurumlarda, haksız uygulamaları silsile yoluyla üst makamlara bildiren ve yasal haklarını arayan akademisyenlerin, bu süreçte mobbingin dozunun artması gibi yaptırımlarla karşılaşma riski de bulunmaktadır. Bu noktada iş hukuku, çalışanları hak arama özgürlüğünü kullandıkları için cezalandırılmaya karşı özel olarak korumaktadır. Bir akademisyenin, görev tanımı dışında kalan veya idari yetkilerin kötüye kullanılmasıyla kendisine dayatılan hukuka aykırı emirleri yerine getirmekten kaçınması ve hakkını yargı mercilerinde araması, yasal güvence altındadır. Bu nedenle, sistematik psikolojik tacize uğrayan öğretim elemanlarının, yaşadıkları olayları tarih, zaman ve mekan belirterek kayıt altına almaları, sürecin hukuki boyutunda başarıya ulaşabilmeleri için elzemdir.
Sonuç olarak, yükseköğretim kurumlarında yönetsel makamların sahip olduğu yetkilerin liyakatten ve objektif kriterlerden uzaklaşılarak kişisel bir tahakküm aracına dönüştürülmesi, akademisyenler üzerinde yıkıcı psikolojik ve mesleki etkilere yol açmaktadır. Görev tanımı dışındaki bürokratik işlerin sistematik olarak alt unvan gruplarına dayatılması, laboratuvar veya araştırma imkanlarının kısıtlanması ve keyfi kadro atamaları gibi eylemler, yönetsel mobbingin hukuka aykırı görünümleridir. İş hukuku kapsamında amirlerin yönetim hakkı mutlak olmayıp, çalışanın kişilik haklarını gözetme yükümlülüğü ile sınırlandırılmıştır. Mobbing mağduru akademisyenlerin, maruz kaldıkları haksız yönetsel işlemleri yargı mercilerine taşımaları, sadece bireysel hak arama özgürlüklerinin bir gereği değil, aynı zamanda üniversitelerde daha şeffaf, adil ve hukuka uygun bir çalışma kültürünün inşa edilebilmesi için zorunlu bir adımdır. Hukuki süreçlerin etkin bir şekilde işletilmesi, çalışma barışının yeniden sağlanmasına ve idari keyfiliğin önlenmesine büyük katkı sunacaktır.