Makale
Bu makale, çalışma hayatında psikolojik tacize (mobbing) maruz kalan mağdurların başvurabileceği dava türlerini, ispat yükü kurallarını ve Yargıtay ile Danıştay içtihatları bağlamında tazminat ile iptal davalarının hukuki esaslarını incelemektedir.
Psikolojik Taciz Davaları: Haklar, İspat ve İçtihatlar
İş hukukunda ve kamu personeli rejiminde sıklıkla karşılaşılan psikolojik taciz, diğer bir deyişle mobbing, bireylerin çalışma ortamından uzaklaştırılması ve istifaya zorlanması amacıyla sistematik olarak gerçekleştirilen haksız eylemler ve ihlaller bütünüdür. Mağdurların onuruna, kişiliğine, mesleki değerlerine ve itibarına yönelik gerçekleştirilen bu haksız fiiller karşısında hukuk sistemimiz, mağdurlara haklarını savunmaları için son derece çeşitli ve etkili dava yolları tanımaktadır. İşçi statüsünde çalışanların veya kamu görevlisi statüsünde bulunan bireylerin, yöneticileri veya aynı hiyerarşik düzeydeki çalışma arkadaşları tarafından uygulanan yıldırma eylemlerine karşı hukuki koruma talep etme hakları, her şeyden önce anayasal bir temel olan maddi ve manevi varlığı koruma hakkına dayanmaktadır. Bu hukuki güvence bağlamında mağdurlar, maruz kaldıkları haksızlıkların niteliğine, şiddetine ve kendi yasal statülerine göre adli yargı mahkemelerinde maddi ve manevi tazminat davaları açabilecekleri gibi, idari yargı nezdinde hukuka aykırı işlemlerin kaldırılması maksadıyla iptal ve tam yargı davalarına da başvurabilmektedirler. Türk mahkemelerinin bu davalardaki temel yaklaşımı, özellikle ispat hukuku kuralları ve husumet yöneltilecek merci bakımından Yargıtay ve Danıştay içtihatlarıyla şekillenmiş, gelişmiş ve belirli bir istikrara kavuşmuş durumdadır. İşbu makalemizde, hukuk büromuzun müvekkil adayları ve kamuoyu için psikolojik taciz mağdurlarının sahip olduğu dava hakları, mahkemelerdeki ispat yükü kuralları ve uyuşmazlıklara emsal teşkil eden yüksek yargı kararları son derece detaylı, şeffaf ve ihtiyatlı bir hukuki dille ele alınacaktır.
Mağdurların Medeni ve Borçlar Hukuku Kapsamındaki Dava Hakları
Türk Medeni Kanunu hükümleri kapsamında kişilik haklarına haksız bir biçimde saldırı gerçekleştirilen veya saldırı tehlikesi altında bulunan kimse, yetkili hâkimden bu saldırılara karşı etkin bir şekilde korunmasını talep edebilmektedir. İşyerinde gerçekleştirilen psikolojik taciz eylemleri, mağdurun bedensel, ruhsal bütünlüğünü ve mesleki kişilik haklarını doğrudan zedelediği için haksız fiil niteliği taşımaktadır. Bu bağlamda, henüz tam anlamıyla fiiliyata dökülmemiş ancak gerçekleşme ihtimali çok yüksek olan ve hazırlık aşamasındaki saldırılara karşı mahkemeler nezdinde saldırının engellenmesi davası açılabilmektedir. Bu davada, mağdur çalışanın, tacizin ve itibar suikastının gerçekleşeceğine dair somut, ispatlanabilir deliller ve güçlü emareler sunması hukuken beklenmektedir. Öte yandan, idareciler veya çalışma arkadaşları tarafından halihazırda fiilen uygulanmakta olan ve devamlılık arz eden yıldırma eylemlerine karşı ise doğrudan saldırıya son verilmesi davası gündeme gelmektedir. Bu dava yolunda temel yasal amaç, süregelen haksız ve hukuka aykırı eylemin kesin bir mahkeme kararıyla derhal durdurulması ve bir daha tekrarlanmamasının yasal güvence altına alınmasıdır. Ayrıca mağdur, mahkeme tarafından verilen lehe kararın üçüncü şahıslara resmi olarak tebliğini veya yayımlanmasını talep ederek, işyerinde zedelenen saygınlığını ve onurunu açıkça onarabilmektedir.
Çalışma ortamında gerçekleştirilen sistematik psikolojik taciz saldırısı fiilen sona ermiş olsa dahi, mağdur çalışan üzerindeki yıkıcı etkileri, psikolojik hasarları ve ruhsal yansımaları halen devam ediyorsa, mağdur tarafından mahkemelerde saldırının hukuka aykırılığının tespiti davası açılabilmektedir. Bir tespit davası niteliği taşıyan bu bağımsız hukuki yol, doğrudan icra edilebilir bir yaptırım içermese de mağdurun iş çevresinde yaşadığı büyük itibar kaybının ve haksızlığın hukuken saptanmasına hizmet ederek diğer davalara güçlü bir zemin hazırlamaktadır. Bütün bu sayılan hukuki koruma davalarının yanı sıra psikolojik taciz mağdurları, maruz kaldıkları haksız fiiller neticesinde uğradıkları fiili zararların giderilmesi talebiyle doğrudan doğruya maddi ve manevi tazminat davası ikame edebilmektedirler. İşverenlerin, Borçlar Kanunu uyarınca hizmet ilişkisinde çalışanların kişiliğini aktif olarak koruma, saygı gösterme ve bilhassa psikolojik taciz eylemlerine karşı gerekli her türlü önleyici tedbiri alma yükümlülüklerine aykırı davranmaları, sözleşmeye aykırılıktan doğan çok ciddi tazminat sorumluluklarını doğurmaktadır. Failin bizzat işveren olmaması durumunda dahi, işveren gözetme borcuna aykırı davrandığı için kusurlu bulunarak tazminat ödemekle hukuken yükümlü kılınabilmektedir.
İdari Yargıda Kamu Çalışanlarının İptal ve Tam Yargı Davaları
Kamu kurum ve kuruluşlarında görev ifa eden devlet memurları ve diğer çalışanlar açısından psikolojik taciz, sıklıkla hiyerarşik üstlerin ellerinde bulundurdukları idari yetkileri kötüye kullanması suretiyle vücut bulmaktadır. Bu haksız eylemler, usulsüz veya orantısız disiplin cezaları verilmesi, görev yerinin sık sık değiştirilmesi, geçici görevlendirmeler yapılması veya sürgün niteliği taşıyan naklen atama işlemleri şeklinde resmiyet kisvesi altında kendini göstermektedir. Anayasa'nın 125. maddesi uyarınca idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı istisnasız olarak yargı yolunun açık olması kuralı gereğince, kamu çalışanları, kendilerine karşı salt yıldırma ve meslekten bezdirme amacıyla tesis edilen bu idari işlemlere karşı doğrudan idare mahkemelerinde iptal davası açma hakkına anayasal olarak sahiptirler. İdare mahkemeleri yargılama sırasında, idari işlemin tesis edilmesinde kamu yararı, hizmet gerekleri veya nesnel ölçütler bulunup bulunmadığını denetlemektedir. İdarenin işlemlerinde hizmetin gerekleri dışında tamamen garaz, kin, husumet veya açık bir mobbing kastı tespit edildiğinde, mahkeme derhal işlemi iptal etmekte ve böylece mağdurun hukuki statüsünü koruma altına alarak idarenin hukuka aykırılığını resmen saptamaktadır.
Kamu personelinin açabileceği idari davalar yalnızca işlemin iptaliyle sınırlı kalmamaktadır. İptal davalarının yanı sıra, hukuka aykırı nitelikteki idari eylem ve işlemler sebebiyle telafisi güç maddi veya manevi bir zarara uğrayan kamu personeli, idare aleyhine doğrudan tam yargı davası açarak söz konusu zararlarının eksiksiz olarak tazminini talep edebilmektedir. İdarenin, devlet memurlarını amirlerin uyguladığı psikolojik taciz eylemlerinden koruma hususundaki yasal yükümlülüğünü yerine getirmemesi, denetim mekanizmalarını işletmemesi veya bizzat yetkili amirler aracılığıyla bu haksız fiillere zemin hazırlaması, idare hukuku prensipleri çerçevesinde çok ağır bir hizmet kusuru olarak değerlendirilmektedir. İdari hizmetin bütünüyle kötü işlemesi, geç işlemesi veya hiç işlememesi niteliğindeki eylemlerden doğan zararlar, idarenin sorumluluğu ve hizmet kusuru ilkeleri uyarınca bizzat idare (devlet tüzel kişiliği) tarafından tam yargı davaları vasıtasıyla tazmin edilmektedir. Mağdurlar, bu tazminat davasıyla yaşadıkları ağır elem ve ruhsal sarsıntıların bir nebze olsun hukuken telafi edilmesini amaçlamaktadırlar.
İdari İşlemlerde Kasıt ve Mobbing İspatı
İdari işlemlerde kamu görevlisinin veya hiyerarşik amirin psikolojik taciz kastıyla hareket ettiğinin ispatlanması, idari yargı sürecinin en kritik ve özen gerektiren aşamasını oluşturmaktadır. Kural olarak her idari işlemde kamu yararı karinesi bulunmakla birlikte, yetki saptırması hallerinde bu karine çürütülmektedir. Bir kamu görevlisinin veya amirin, idarenin kendisine verdiği denetim ve yönetim yetkilerini şahsi kin, husumet ve salt psikolojik taciz aracı olarak sistematik biçimde kullanması durumunda, söz konusu eylem idarenin resmi hizmetinden ayrılabilen bir kişisel kusur olarak da kabul görebilmektedir. Ancak idare mahkemelerinde görülen tam yargı davalarında yargı mercii, arka arkaya ve makul gerekçelerden yoksun olarak açılan disiplin soruşturmalarını, kanıtlanamayan asılsız tutanakları ve liyakat ilkelerine tamamen aykırı atama işlemlerini inceleyerek asıl niyetin çalışanı sistem dışına itmek olduğunu belgelemektedir. İdari işlemlerde kasıt saptandığında idare hukuka aykırı davranmış sayılarak yüksek meblağlarda tazminatlara mahkûm edilebilmektedir.
Yargılama Sürecinde İspat Yükü Kuralları ve TİHEKK Etkisi
Usul ve yargılama hukukunda temel bir kural olarak her iddia sahibi, öne sürdüğü iddiasını yasaya uygun yollarla ispatlamakla mükelleftir. Ancak, iş yerinde ve bilhassa kamu idarelerinde psikolojik taciz vakalarının doğası gereği genellikle kapalı kapılar ardında, tanıklardan uzak, sinsice ve iz bırakmamaya büyük özen gösterilerek gerçekleştirilmesi, mağdurların bu eylemleri somut, kesin delillerle ispatlamasını oldukça zorlaştıran bir bariyer yaratmaktadır. Tam da bu noktada, mağduriyetlerin önüne geçmek amacıyla Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu Kanunu (TİHEKK) kapsamında düzenlenen güncel usul kuralları, ayrımcılık ve yıldırma vakalarında ispat yükü bağlamında mağdurlara çok önemli ve hayati bir hukuki kolaylık sağlamıştır. İlgili kanun maddesi uyarınca, münhasıran ayrımcılık ve taciz yasağının ihlali iddiasıyla mahkemelere veya kuruma yapılan başvurularda, başvuran mağdurun iddiasının gerçekliğine ilişkin kuvvetli emareler ve karine oluşturan olguları mahkemeye sunması halinde, eşit muamele ilkesini ihlal etmediğini ispat etme yükümlülüğü tamamen karşı tarafa (fail veya işverene) geçmektedir. Böylece, mağdurun yalnızca makul bir şüphe ve başlangıç niteliğinde güçlü emareler sunması, hukuki sürecin seyri ve ispat yükünün yer değiştirmesi açısından yeterli kabul edilmektedir.
Yüksek yargı mercileri de son yıllarda artan mobbing vakaları neticesinde iddiaların ispatı hususunda mağdur işçi ve memur lehine devrim niteliğinde içtihatlar geliştirmiştir. Yargıtay'ın ilgili hukuk daireleri kararlarında tartışmaya yer bırakmayacak biçimde açıkça ifade edildiği üzere, iş yerinde psikolojik tacizin varlığının hukuken kabulü için mağdurun kişilik haklarının son derece ağır ve telafisi imkansız bir şekilde ihlal edilmiş olmasına mutlak surette gerek bulunmamakta; salt kişilik haklarına yönelik bir haksızlığın veya saldırının varlığı tazminat doğması için yeterli görülmektedir. Üstelik Yargıtay uygulamaları, psikolojik taciz vakalarının ispatı konusunda ceza yargılamasındaki gibi mutlak ve şüpheden uzak kesin deliller aramamaktadır; iddiaları destekleyen yan emarelerin bulunması ve işyerindeki olağan akışa aykırı düşmanca tutumların belgelenmesi, tacizin ispatı bakımından kafi kabul edilmektedir. Mağdur taraf; kulaktan kulağa yayılan asılsız dedikoduları, tanık beyanlarını, haksız yere arka arkaya tutulan savunma tutanaklarını, uzmanlık alanıyla bağdaşmayan çelişkili görevlendirme belgelerini ve e-posta kayıtlarını güçlü birer delil olarak sunarak hâkim nezdinde makul kanaati oluşturabilmektedir. İş ve idare mahkemeleri, idarecilerin eylemlerinin süreklilik arz ettiğini tespit ettiğinde işçi veya memur lehine ağır tazminatlara hükmedebilmektedir.
Yargıtay ve Danıştay İçtihatları Çerçevesinde Hukuki Değerlendirmeler
Mahkemelere intikal eden psikolojik taciz davalarında, bilhassa tazminat davasının adli yargıda hukuk mahkemelerinde mi yoksa idari yargıda idare mahkemelerinde mi açılacağı hususu, Yargıtay ve Danıştay içtihatları ışığında son derece büyük bir önem taşımakta olup, iki yüksek mahkeme arasında ciddi bir yaklaşım farklılığı bulunmaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, bir kamu görevlisinin devletin kendisine vermiş olduğu resmi idari yetkileri, maiyetindeki çalışanı kinle sindirmek, haksızca baskı altına almak ve psikolojik taciz uygulamak amacıyla kötüye kullanmasını salt kişisel kusur olarak nitelendirmekte ve bu tür zararlara ilişkin tazminat davalarının doğrudan fail konumundaki ilgili kamu görevlisine karşı adli yargı mahkemelerinde açılması gerektiğine ısrarla hükmetmektedir. Buna karşın Danıştay ise birçok kökleşmiş kararında, idarenin psikolojik tacize zemin hazırlayan, denetim görevini aksatan veya failleri cezasızlıkla koruyan idari işlem ve eylemlerini bir idari hizmet kusuru saymaktadır. Danıştay, idarenin personelini koruma yükümlülüğünü ihlal ettiği böylesi durumlarda kamu zararının idare tarafından üstlenilmesi gerektiğine inanarak tam yargı davalarının idari yargıda ve doğrudan idare husumetiyle açılmasını Anayasanın 129. maddesine daha uygun görmektedir. Bu derin içtihat farklılıkları, dava yoluna gitmeden önce çok titiz bir strateji belirlenmesini gerektirmektedir.
Danıştay kararlarının derinlemesine analizinde, psikolojik tacizin varlığı kabul edilirken fiillerin mutat bir gerginliğin ötesine geçerek açıkça bir sistematiklik unsuru taşımasına yargıçlar tarafından çok büyük bir önem atfedildiği görülmektedir. Örneğin, bir devlet kurumunun aynı çalışanı kısa zaman aralıklarıyla kasıtlı ve haksız yere defalarca komisyon üyeliklerinden azletmesi, en ufak hatalarda dahi ağır disiplin soruşturmaları başlatması veya yargı kararıyla iptal edilmesine rağmen sürekli sürgün niteliğinde tayin etmesi gibi devamlılık arz eden hususlar tartışmasız olarak mobbing sayılmaktadır. Ancak, bir emsal Danıştay kararında da açıkça vurgulandığı üzere, idare ile personel arasında çalışma hayatının doğası gereği ara sıra yaşanan geçici tartışmalar, amirlerin verdiği olağan idari emirler, tek seferlik hukuka aykırı idari işlemler veya sistematik bir yıldırma bütünlüğü taşımayan bireysel düzeydeki anlık çatışmalar doğrudan doğruya psikolojik taciz olarak nitelendirilmemektedir. Mahkemeler esasa girerken eylemlerin özel olarak o kişiyi yıpratma amacı güdüp gütmediğini irdelemektedir. Danıştay, ispatlanan haksız idari eylemler sonucunda çok ağır bir manevi çöküntü ve dışlanma yaşayan öğretim üyeleri ile sağlık personeli lehine yüksek maddi ve manevi tazminat bedellerine sıklıkla hükmetmektedir.
Netice itibariyle, çağımız çalışma koşullarında mağdurların ruhsal bütünlüğünü sarsan ve mesleki itibarlarını açıkça tahrip eden psikolojik taciz vakaları, Türk hukuk sisteminin sağlamış olduğu çok çeşitli ve oldukça güçlü dava yolları ile etkin bir biçimde bertaraf edilebilmektedir. Hem adli yargıda hukuk mahkemelerinde hem de idari yargıda idare mahkemelerinde ikame edilecek tespit, iptal ve tam yargı davaları, hukuka aykırı tutum sergileyen faillerin yüksek cezalarla caydırılması ve mağdurun yıpranan kişiliğinden kaynaklanan tüm zararlarının eksiksiz şekilde tazmin edilmesi noktasında son derece kritik ve hayati bir işlev görmektedir. Modern ispat yükü kuralları bakımından TİHEKK ile sağlanan önemli hukuki kolaylıklar ve özellikle yüksek mahkemelerin konuya ilişkin giderek mağdur lehine genişleyen emsal niteliğindeki içtihatları, işçi veya kamu görevlisi tüm mağdurların hak arama hürriyetlerini çok daha cesur ve etkin bir biçimde kullanmalarının önünü ardına kadar açmıştır. Hukuki mücadele başlatmadan önce tüm haksızlıkların şüpheye yer bırakmayacak titizlikle ve belgelerle kayıt altına alınması, uzman hukuki destekle doğru yargı yolunun seçilmesi davanın başarısı için vazgeçilmezdir.