Anasayfa Makaleler Mobbingin Yıkıcı Sonucu Yabancılaşma ve...

Makale

İşyerinde sistematik bir şekilde uygulanan psikolojik taciz, işçinin kendine ve işine yabancılaşmasına neden olan yıkıcı bir süreçtir. İşçinin ruhsal bütünlüğünü hedef alan bu eylemler, iş hukukunda işverenin sorumluluğu kapsamında ciddi maddi ve manevi tazminat taleplerinin temel dayanağını oluşturur.

Mobbingin Yıkıcı Sonucu Yabancılaşma ve Tazminat Boyutu

İş hayatında çalışanların sıklıkla karşılaştığı ve çoğu zaman göz ardı edilen en büyük tehlikelerden biri mobbing, yani psikolojik şiddet eylemleridir. Belli bir süreye tabi olan ve sistematik bir biçimde ilerleyen bu şiddet türü, işçinin üzerinde derin psikolojik ve fizyolojik tahribatlar bırakmaktadır,. Başlangıçta anlaşılamayan bu baskı süreci, zamanla çalışanın güven kaybı yaşamasına ve en nihayetinde kendine, işine ve çevresine yabancılaşmasına sebebiyet vermektedir,. Hukuki açıdan değerlendirildiğinde, işçinin maruz kaldığı bu dışlanma ve yalnızlaştırma politikası, yalnızca bir yönetim sorunu değil, aynı zamanda kişilik haklarına yönelik ağır bir saldırıdır. Özellikle işçinin aidiyet duygusunu kaybetmesi ve çalıştığı kurumdan soyutlanması, işverenlerin koruma gözetme borcunu ihlal ettiklerinin en açık göstergelerinden biridir,. Bu ihlal, işçi açısından haklı fesih nedenleri doğurmakla kalmaz, aynı zamanda hukuki süreçlerde talep edilecek maddi ve manevi tazminat haklarının da maddi temelini, yani zararın varlığını ispatlar niteliktedir.

Psikolojik Taciz Süreci ve İşçinin Yabancılaşması

Mobbing, işyerinde bir veya birden fazla kişi tarafından belirli bir bireye yönelik olarak sistematik bir şekilde uygulanan düşmanca ve etik olmayan bir iletişim biçimidir. Düşmanca davranışların yüksek sıklığı ve uzun süreli olması nedeniyle, bu kötü muamele işçide önemli ölçüde zihinsel, psikosomatik ve sosyal sefaletle sonuçlanmaktadır. Leymann'a göre bu eylemler sıradan bir çatışma değil, haftada en az bir kez ve en az altı ay boyunca devam eden, zarar verme kastı taşıyan manipülatif davranışlar bütünüdür,. İş hukukunda uyuşmazlıklara konu olan bu süreçte, mağdurun kendini savunma olanakları elinden alınarak sürekli bir terör ortamı yaratılır ve çalışan çaresiz bırakılır. Bu düşmanca ortam, işçinin çalışma motivasyonunu tam anlamıyla kırarken hukuken korunan şeref ve haysiyetini de ağır bir şekilde zedeler. Hukuki süreçlerde karşımıza çıkan bu vakalarda, mağdurun öncelikle saygısız davranışlara hedef olmasıyla başlayan eylemler, art niyetli imalar, gereksiz eleştiriler ve kasıtlı dışlamalarla açık bir suistimale dönüşür.

Bu sistematik saldırıların en tehlikeli ve yıkıcı sonuçlarından biri ise şüphesiz işçinin yaşayacağı klinik düzeydeki yabancılaşmadır. Sosyal psikoloji ve hukuk bağlamında yabancılaşma, işçinin aşina olduğu çalışma ortamında, mekan değişmese dahi maruz kaldığı düşmanca muamele neticesinde ortaya çıkan ağır bir psikolojik tepkidir,. Yabancılaşma; kişinin yaptığı işten soğuması, kurum içi ilişkilerden uzak durarak kendi kabuğuna çekilmesi ve çevreye karşı artan bir ilgisizlik durumu olarak tanımlanmaktadır,. İş hukuku pratiğinde, işçinin bu denli derin bir soyutlanma yaşaması, işverenin işyerinde sağlamakla yükümlü olduğu barış ve güven ortamının tamamen çöktüğünü kanıtlar. Mobbing eylemlerine en az altı ila on iki ay gibi uzun sürelerle maruz kalan işçilerde görülen özgüven eksikliği, benlik duygusunu kaybetme ve sosyal izolasyon, yargı mercileri önünde kişilik hakları ihlalinin boyutlarını gözler önüne sermektedir.

Yabancılaşmanın Boyutları ve Manevi Yıkımın Hukuki Etkileri

Yabancılaşma olgusu, güçsüzlük, anlamsızlık, kuralsızlık, yalıtılmışlık ve kendine yabancılaşma gibi çok boyutlu alt unsurlardan oluşmaktadır,. Güçsüzlük boyutu, çalışanın işyeri olayları ve kendi faaliyetleri üzerinde kontrolünü kaybettiğini hissetmesi, karar alma mekanizmalarından tamamen dışlanması anlamına gelir,. Yabancılaşma literatüründe belirtildiği gibi, bireyin mevcut durumunu değiştirebilecek hiçbir sosyal güce veya yetkiye sahip olmaması, güçsüzlüğün temelini oluşturur. İşçinin kendi davranışlarının sonuçlarını kontrol edemeyeceğine dair inancı, mobbing sürecinde bilinçli olarak yaratılan ve zarar doğuran bir etkidir. Anlamsızlık ise, işçinin kişisel ve sosyal meseleleri anlama yetisini yitirmesi, çalışma hayatında tutarlılık ve düzen algısının kaybolması durumudur,. Bu manevi yıkım boyutları, iş hukukunda tazminat davalarının belkemiğini oluşturan manevi zararın soyut bir iddia olmaktan çıkıp somut bir gerçekliğe dönüşmesini sağlar. İşçinin bu denli kontrolsüz bırakılması, işverenin yönetim hakkını kötüye kullandığının psikolojik delilleridir.

Diğer boyutlar olan sosyal yalıtılmışlık ve kuralsızlık, işçinin çalışma arkadaşlarıyla ve kurum kültürüyle olan bağının tamamen kopmasını, güvenin sıfırlanmasını ifade eder,. Bireyin kurum normlarını ve değerlerini artık içselleştirememesi, sosyal etkileşimden tamamen mahrum bırakılarak izole edilmesi, mobbing faillerinin temel amaçlarından biridir,. En vahim boyut olan kendine yabancılaşma ise, işçinin içten gelmeyen, yalnızca ekonomik zorunluluktan kaynaklanan eylemlere sürüklenmesi ve kendi insani potansiyelini hiçbir şekilde gerçekleştirememesidir,. İşverenler veya yöneticiler tarafından kararlara katılımı sürekli engellenen, ürettiği fikirleri önemsenmeyen işçi, sadece emeğini satan ancak işyeriyle hiçbir duygusal veya mantıksal bağ kuramayan bir birey haline gelir,. Bu somut durum, işçinin sözleşmesel bağlılığını ortadan kaldıran ve hukuki uyuşmazlıklarda işyeri koşullarının çekilmez hale gelmesi olarak tanımlanan kavramın tam karşılığıdır. Bütün bu psikolojik ve sosyolojik çöküş boyutları, mahkemelerde talep edilen manevi tazminat miktarının belirlenmesinde hakimin mutlaka dikkate alması gereken ihlal ağırlıklarıdır.

İşveren Sorumluluğu Bağlamında Tazminat Hakları

Mobbing eylemlerinin gerçekleştiği kurumlarda, çatışmaya dayalı ve rekabetin yıkıcı bir şekilde yönetildiği güvensiz bir ortam hüküm sürer,. İşçinin emeğine ve kişiliğine yönelik bu saldırılar, doğrudan işveren sorumluluğu kapsamına girmektedir. Türk Ceza Kanunu'nda mobbinge ilişkin doğrudan ve özel bir yasal yaptırımın bulunmaması, bu eylemlerin caydırıcılığını azaltmakta ve mobbing faillerini cesaretlendirmektedir. Ancak bu eksiklik, iş hukukunda işverenin tazminat yükümlülüğünü asla ortadan kaldırmaz. Kurum içinde iletişimsizlikten ve stres ortamından faydalanan faillerin yarattığı düşmanca tavırlar, hem çalışanı hem de kurumu maddi ve manevi olarak yıpratmaktadır,. İşverenin, örgüt içindeki hiyerarşik gücün kötüye kullanılmasını engelleme ve sağlıklı bir çalışma iklimi yaratma konusundaki ihmali, doğrudan kusur sorumluluğu doğurur. Bu bağlamda, işyerinde alınmayan her türlü önlem, tazminat davalarında işveren aleyhine değerlendirilir.

Borçlar kanunu ve iş kanunu prensipleri gereğince, işverenin işyerinde psikolojik tacizi engellemek, her türlü önlemi almak ve mağduru korumak yükümlülüğü son derece mutlaktır. Dikey mobbing olarak adlandırılan, kurum içindeki yöneticilerden astlara doğru haksız bir şekilde uygulanan psikolojik şiddet vakaları, otoritenin ve hiyerarşinin kötüye kullanılmasının en tipik örneğidir,. Yöneticilerin, işçinin yasal terfi haklarını engellemesi, liyakate açıkça aykırı görevlendirmeler yapması veya sürekli olumsuz eleştirilerle özgüvenini kırması, işverenin koruma ve gözetme borcuna da ciddi aykırılık teşkil etmektedir. Psikolojik tacizin bu şekilde sürekli ve kasıtlı bir seyir izleyerek devam etmesi, işçinin çalışma performansını ve psikolojik dayanıklılık gücünü tamamen öldürerek onu mecburi bir istifaya veya işten ayrılmaya zorlar. İşçinin kendi özgür iradesi dışında iş sözleşmesini sonlandırmak zorunda bırakılması, haklı nedenle derhal fesih hakkının doğmasına ve dolayısıyla doğrudan kıdem tazminatına hak kazanmasına yol açar.

Hukuki süreçlerde talep edilecek zararların boyutları, mağdurun yaşadığı fiziksel ve ruhsal tahribatla doğru orantılıdır. Mobbingin yirmi dört aydan fazla sürmesi durumunda kalp krizleri, şiddetli depresyon ve intihar gibi telafisi imkansız zararların ortaya çıkma riski bulunmaktadır. Brodsky'nin klinik araştırmaları da, psikolojik tacize maruz kalan işçilerde kronik yorgunluk, hafıza sorunları, fiziksel ağrılar ve kendinden nefret etme gibi ciddi semptomların geliştiğini doğrulamaktadır. İşgöremezlik halleri, uzun süreli hastalık izinleri ve psikiyatrik tedavi gereksinimleri, maddi zararın kalemlerini oluştururken; işçinin maruz kaldığı damgalanma, dışlanma ve ruhsal ızdırap manevi tazminatın konusudur,. Yabancılaşma süreci, mahkemelerde bu zararların nedensellik bağını kuran en güçlü ve ispatlanabilir olgulardan biridir.

İspat Zorlukları ve Çatışma Ortamının Analizi

Örgütlerde yıldırma eylemlerinin sıklıkla kullanılmasının ve yıllarca devam edebilmesinin en temel nedeni, fiilin doğası gereği yazılı bir belge ile kolayca kanıtlanamamasıdır,. Çoğu zaman mağdurun kışkırtılarak hatalı davranışlara sürüklenmesi veya pasif-agresif yöntemlerle gizli tutulan saldırılar, hukuki ispat yükü bakımından işçiyi ciddi zorluklarla karşı karşıya bırakır,. Eylemlerin mağduru damgalama ve sorunun mağdurun kendi sapkın kişiliğinden kaynaklandığı algısını yaratma üzerine kurulması, ispat sürecini daha da karmaşıklaştırır. Hukuk pratiğinde, iddialarının ispatında tanık beyanları büyük önem taşısa da, işyerindeki diğer çalışanların işlerini kaybetme korkusuyla sessiz kalmaları veya faile destek vermeleri sık karşılaşılan bir durumdur,. Haksızlığın olduğu bir olayda sessiz kalmak, o haksızlığı zımnen kabul etmek anlamına gelmektedir. Bu diplomatik veya iki yüzlü izleyici tutumları, mağdurun işyerindeki yalnızlaşmasını daha da derinleştirir,.

Bu derin yalnızlaşma ve kanıt yetersizliği, davalarda mağdurun elini zayıflatıyormuş gibi görünse de, mobbing durağan değil, sürekli gelişen ve mağdur üzerinde birikimli zararlar oluşturan bir süreçtir,. Bu noktada, işçinin yaşadığı yabancılaşma sendromları, psikolojik tedavi kayıtları, ani performans düşüşleri ve kurum içi hiyerarşik iletişimdeki anormallikler, mobbingin varlığına işaret eden güçlü karineler olarak yargılamaya sunulabilir. Örgütsel kaynaklı nedenlerin başında gelen yetki karmaşası, rol belirsizliği, adaletsiz terfi sistemleri ve liyakatin gözetilmemesi, işyerini mobbing failleri için zaten olağan bir şüpheli konumuna dönüştürür,,. Otoriter liderlik tarzının benimsendiği, katı hiyerarşik yapıya sahip işletmelerde yöneticilerin ödül ve ceza yetkisini bir silah olarak kullanması, psikolojik şiddetin ispatını sağlayan yan delillerdendir,.

Son tahlilde, işyerinde meydana gelen çatışmanın yapıcı bir şekilde çözülmeyip yıkıcı bir güç gösterisine dönüşmesi, kurumun itibarını zedelediği gibi, işçinin de hukuk düzeni tarafından korunan temel haklarını ihlal eder,. Bir kurumun sürdürülebilir başarısı, ancak çalışanların yabancılaşma hissetmeden, aidiyet duygusuyla ve ruhsal sağlıkları korunarak faaliyet göstermeleriyle mümkündür. Modern çalışma hukukunda işçinin onurunun, kişiliğinin ve ruh sağlığının korunması en temel yükümlülüklerden biridir. Mobbingin önlenmesi adına kurum kültürünün şeffaflaştırılması, şikayet mekanizmalarının etkin işletilmesi ve yöneticilerin bu konudaki sorumluluklarının denetlenmesi hukuki bir gerekliliktir. Aksi takdirde, mağduriyete uğrayan işçinin yaşayacağı klinik düzeydeki yabancılaşma ve psikolojik çöküş, işvereni mahkemelerde ağır maddi yaptırımlarla yüzleşmek durumunda bırakacaktır.

Sonuç itibarıyla, işyerinde uygulanan psikolojik taciz, yalnızca anlık bir huzursuzluk değil, işçiyi adım adım yabancılaşmaya ve ruhsal tükenmişliğe sürükleyen sistematik bir hak ihlalidir. İşçinin emeğine, kimliğine ve çevresine yabancılaşması, hukuki süreçlerde işverenin koruma ve gözetme borcunu ağır bir şekilde ihlal ettiğinin en temel kanıtlarından biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Somut yazılı delillerle ispatı zor olan bu sürecin yarattığı yıkıcı yabancılaşma sendromları ve psikosomatik rahatsızlıklar, işçinin haklı fesih hakkını kullanabilmesi ve mahkemelerden tazminat talep edebilmesi için gerekli hukuki zemini hazırlamaktadır. İşverenlerin, hiyerarşik gücün kötüye kullanılmasını engelleyecek şeffaf ve denetlenebilir bir kurum kültürü oluşturmaları, ileride doğabilecek ve kurumu sarsacak ağır hukuki sorumlulukların önüne geçilmesi açısından hayati önem taşımaktadır. İş hukukunun temel gayesi olan işçinin korunması ilkesi, yabancılaşmanın önlenmesiyle vücut bulacaktır.