Makale
İşyerinde psikolojik tacizin (mobbing) işçi, örgüt ve toplum üzerindeki yıkıcı etkileri ile işçinin bu ağır ihlaller karşısında sahip olduğu haklı fesih ve tazminat hakları, güncel yasal dayanaklarıyla birlikte incelenmektedir.
Mobbingin Yıkıcı Etkileri, İşçinin Fesih Hakkı ve Tazminat
İşyerinde psikolojik taciz, yalnızca mağdurun bireysel sınırlarını ihlal eden basit bir olumsuzluk veya sıradan bir işyeri anlaşmazlığı değil, aynı zamanda işveren ile işçi arasında kurulan iş ilişkisinin temel dayanaklarını sarsan ağır bir ihlal sürecidir. Çalışma hayatında bireye yönelik olarak bir veya birden fazla kişi tarafından sistematik, planlı ve uzun süreli düşmanca davranışlar şeklinde uygulanan bu süreç, işçinin fiziksel ve ruhsal bütünlüğünde geri dönülmez tahribatlara yol açabilmektedir. Hukuki açıdan derinlemesine değerlendirildiğinde, işçinin şahsiyet haklarına ve mesleki onuruna yapılan bu sürekli ve kasıtlı saldırılar, işverenin kanunlardan doğan işçiyi gözetim ve koruma yükümlülüklerinin en açık ve ağır ihlali anlamına gelmektedir. Etkileri sadece doğrudan hedefe alınan mağdur ile sınırlı kalmayan, adeta dalga dalga yayılarak mağdurun ailesine, işyerinin kurumsal yapısına ve nihayetinde genel ülke ekonomisine sirayet eden bu yıkıcı sürecin hukuki ve maddi sonuçları son derece ciddidir. İşçinin ulusal ve uluslararası yasal güvencelerle korunan güvenli çalışma hakkı ile onurlu ve huzurlu bir yaşam sürme hakkı, bu tür ahlak dışı eylemler bütünüyle açıkça zedelenmektedir. Bu bağlamda, böylesine yoğun bir psikolojik şiddet cenderesinde kalan mağdur çalışanın, maruz kaldığı ağır bedensel ve ruhsal tahribat karşısında sessizliğe bürünmesi beklenemez; zira hukukun çizdiği sınırlar içerisinde çeşitli etkili başvuru mekanizmaları ve çok boyutlu tazminat hakları bu noktada mağdurun korunması için devreye girmek zorundadır.
Mobbingin İşçi Üzerindeki Bedensel ve Ruhsal Tahribatı
Psikolojik taciz sürecinin doğrudan mağdur üzerinde yarattığı en belirgin ve sarsıcı yıkım, hiç şüphesiz psikopatolojik ve psikosomatik sorunlar dizisi olarak ortaya çıkan ve ilerideki hukuki uyuşmazlıkların temelini, maddi zararların kaynağını oluşturan ağır sağlık kayıplarıdır. Mağdur üzerinde sistemli ve bilinçli bir biçimde uygulanan dışlayıcı, küçümseyici ve düşmanca davranışlar, kişide her geçen gün artan yoğun bir kaygı, sürekli bir endişe hali, aşırı sinirlilik, çeşitli nedensiz korkular, kronik uyku bozuklukları ve ciddi hafıza zafiyetleri gibi ağır ruhsal travmalara neden olmaktadır. İşçinin kendi mesleki yeteneklerine ve kişiliğine olan güvenini bütünüyle sarsan, onu adeta kapanından çıkamayacağı bir çaresizlik hissiyle baş başa bırakan bu süreç, zamanında müdahale edilmediğinde ağır klinik depresyon ve hatta geri dönüşü olmayan intihar düşünceleri ile sonuçlanabilen son derece tehlikeli ve ölümcül bir boyuta ulaşabilmektedir. Bireyin işyerindeki aktif üretim gücünü ve çalışma yeteneğini doğrudan ortadan kaldıran bu kesintisiz psikolojik baskı, aynı zamanda bedensel sağlığı da çökerterek şiddetli astım krizleri, tehlikeli seviyelere varan yüksek tansiyon, yaşam kalitesini düşüren kalp ve mide-bağırsak rahatsızlıkları gibi psikosomatik belirtilerle kendini fiziksel olarak da göstermektedir. Bu denli ağır, çok yönlü ve yıpratıcı sağlık sorunları ile boğuşmak zorunda bırakılan bir işçinin, iş sözleşmesi ile hukuken üstlendiği edimlerini sağlıklı, verimli ve sürekli bir biçimde yerine getirmesi gerek hukuken gerekse fiilen tamamen imkânsız bir duruma sürüklenmektedir.
İşçinin işyeri sınırları içerisinde maruz kaldığı bu yoğun ruhsal ve fiziksel şiddet eylemleri, sadece sağlık yönünden değil, aynı zamanda bireyin sosyal ve mesleki itibarı yönünden de telafisi son derece güç, kalıcı zararlar doğurmaktadır. Kendini her an haksız bir baskı, kontrol ve eleştiri altında hisseden, mesleki kararlarından ve yeteneklerinden sürekli şüphe duymaya itilen mağdur, derin bir tükenmişlik duygusu sarmalı içine girerek hem çevresine hem de büyük bir bağlılıkla yürüttüğü işine hızla yabancılaşmaktadır. İşyerinde uzun yıllar boyunca inşa ettiği mesleki itibarını kaybeden, yöneticileri veya çalışma arkadaşları tarafından kasıtlı olarak dışlanan işçi, yalnızlaştırılarak sosyal bir izolasyona ve iletişimsizliğe mahkûm edilmekte; bu acımasız durum onun mesleki kimliğini, saygınlığını ve özsaygısını derinden yaralamaktadır. Bireyin çalışma ortamında karşılaştığı bu ağır dışlanma, alay konusu edilme ve itibarsızlaştırma operasyonları, hukuki boyutta incelendiğinde işverenin işçiyi koruma ve ona eşit davranma yükümlülüklerinin en ağır ve kusurlu ihlal biçimlerinden birini teşkil etmektedir. Aynı zamanda, bu durum yasal güvence altındaki çalışma hakkının, çalışanın elinden örtülü ancak son derece acımasız bir fiili yolla alınması sonucunu doğurmakta, hukuki ihtilafların doğmasını kaçınılmaz kılmaktadır.
Ailevi ve Toplumsal Boyutta Gözlemlenen Yıkıcı Etkiler
Çalışma hayatının dinamikleri içerisinde filizlenen ve dozu giderek artan psikolojik şiddetin etkileri, kesinlikle yalnızca işyeri fiziki sınırları veya mesai saatleri içinde sınırlı kalmamakta; işçinin en temel sosyal dayanağı, güven ve huzur limanı olan aile hayatına da derinden ve sinsi bir biçimde nüfuz ederek aile bütünlüğünü kökünden sarsmaktadır. İşyerinde sürekli olarak haksız eleştirilere maruz kalan, aşağılanan, mesleki liyakati ve yetenekleri acımasızca sorgulanan mağdur, gün boyu biriktirdiği yoğun stres, öfke ve tükenmişlik hissini ister istemez ev ortamına taşımakta; bu durum aile içi ilişkilerde, eşler ve çocuklar arasında telafisi güç kırılmalara yol açmaktadır. Mağdurun giderek içine kapanması, nedensiz yere aşırı sinirli ve saldırgan tutumlar sergilemesi, sevdiklerine karşı bile tahammülsüzlük yaşaması ve aile üyeleriyle olan sağlıklı iletişimini tamamen koparması, evlilik birliğinin temelden sarsılmasına, şiddetli geçimsizliklere ve nihayetinde boşanmalara kadar varabilen büyük ailevi felaketlere zemin hazırlamaktadır. Ev içindeki bu sağlıksız ve gerilimli ortamdan en az yetişkinler kadar etkilenen çocukların da psikolojik sarsıntılar yaşaması, okul hayatlarındaki akademik performanslarında ciddi düşüşler göstermeleri, psikolojik tacizin ne denli geniş çaplı ve nesiller arası bir yıkım projesi olduğunu hukuki ve sosyolojik boyutlarıyla net bir biçimde gözler önüne sermektedir. Ailelerin dağılması süreci ve bu süreçte yaşanan derin duygusal çöküntüler, hukuki uyuşmazlıklarda manevi zararın tespit ve ispat aşamasında mahkemelerce dikkate alınabilecek oldukça dramatik ve önemli göstergeler olarak karşımıza çıkmaktadır.
Psikolojik tacizin birey ve aile seviyesini aşarak toplumsal ve makroekonomik boyutta yarattığı devasa yıkıcı etkiler de, modern hukuk sisteminin bu sinsi soruna neden son derece kararlı ve acil bir biçimde müdahale etmesi gerektiğini tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde kanıtlamaktadır. Sağlığını, yaşama sevincini ve çalışma isteğini tamamen kaybeden bireylerin bitmek bilmeyen tedavi süreçleri için hastanelere ve ilaçlara yapılan yüksek sağlık harcamaları, genel sigorta maliyetlerindeki devasa artışlar ve buna bağlı olarak gelişen işsizlik oranlarındaki tırmanışlar, devletin bütçesine ve dolayısıyla toplumun omuzlarına çok ağır ekonomik yükler bindirmektedir. Yılların birikimiyle yetişmiş, yetenekli ve son derece nitelikli işgücünün meslekten zorla uzaklaştırılması, çalışabilir yaştaki bireylerin umutsuzlukla erken emeklilik taleplerini artırması ve nihayetinde işsiz kalan, ruh ve beden sağlığı bozulmuş vasıflı bireylerin çoğalması, genel hatlarıyla mutsuz, karamsar ve üretkenlikten uzak bir toplum modelinin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Dahası, kurumsal düzeyde mobbing eylemlerinin engellenemediği, işverenlerin bu duruma göz yumduğu ve hukuki koruma mekanizmalarının yetersiz ya da işlevsiz kaldığı durumlarda, çaresiz kalan kalifiye personelin mesleki hayatlarını sürdürebilmek umuduyla farklı ülkelere göç etmesi şeklindeki beyin göçü vakaları da endişe verici bir şekilde hız kazanmaktadır. Tüm bu toplumsal, yapısal ve makroekonomik zararlar silsilesi, işyerindeki psikolojik şiddetin salt iki kişi arasında geçen bireysel bir uyuşmazlık türü olmadığını, aksine genel kamu düzenini, çalışma barışını ve toplumsal refahı doğrudan tehdit eden çok boyutlu bir hukuki ihlal alanı olduğunu net bir şekilde ispatlamaktadır.
İşletmelere Yansıyan Ekonomik ve Kurumsal Zararlar
Modern iş hukuku prensipleri bağlamında incelendiğinde psikolojik taciz, sadece eyleme doğrudan maruz kalan mağdurun ruhsal ve bedensel sağlığını yok etmekle kalmayıp, aynı zamanda eylemin gerçekleştiği örgüt yapısı ve işverenin ticari, kurumsal menfaatleri üzerinde de tahmin edilmesi güç büyüklükte ağır ekonomik zararlar meydana getirmektedir. İşyerinde bir kez süreklilik kazanan ve adeta bulaşıcı bir hastalık gibi yayılan çatışma ve huzursuzluk ortamı, öncelikle çalışanlar arasındaki karşılıklı güven ilişkisini temelinden ortadan kaldırmakta; kurum içi sağlıklı iletişimi, departmanlar arası işbirliğini ve takım ruhunu zedeleyerek personelin genel örgütsel bağlılığını endişe verici seviyelere düşürmektedir. Örgüt kültürünün, etik ilkelerin ve ortak çalışma değerlerinin büyük bir yıkıma uğradığı bu tür zehirli çalışma ortamlarında, işgörenlerin kuruma duydukları aidiyet ve motivasyon hızla azalmakta, yenilikçi ve yaratıcı fikirleri kısıtlanmakta, bunun doğal bir sonucu olarak da genel iş kalitesi, hizmet standartları ve üretim performansı hızla dibe vurmaktadır. Sürekli bir gizli gerilim, husumet ve korku ikliminin hâkim olduğu işletmelerde, kurumsal imaj da onarılamaz yaralar almakta, dışarıdan bakıldığında çalışanına değer vermeyen, güvenilmez ve sorunlu bir işyeri profili kamuoyunda kolayca yerleşmektedir. Hukuki açıdan bakıldığında, bir işverenin kendi organizasyonu ve idaresi içinde cerayan eden bu yıkıma sessiz kalması, gerekli tedbirleri almaması veya bu durumu açıkça inkâr etmesi, kendisine kanunlarla verilmiş olan yönetim hakkının açıkça kötüye kullanılması ve temel işçiyi koruma borcu ilkesinin son derece ağır bir ihmali olarak yargı mercilerince değerlendirilmeye son derece açıktır.
Bu denli kapsamlı bir kurumsal çöküşün doğrudan ticari, mali ve makroekonomik yansımaları, işverenlerin hukuki sorumluluklarını ve denetim yükümlülüklerini yerine getirmemelerinin kendileri için ne denli ağır, hatta iflasa kadar sürüklenebilecek maliyetler doğurabileceğini somut verilerle göstermektedir. Yıllar içinde büyük emekler ve yatırımlarla kurum bünyesinde yetişmiş tecrübeli ve uzman nitelikteki kalifiye elemanların, sırf bu çekilmez psikolojik şiddet ortamından ve yöneticilerin duyarsızlığından kurtulmak adına işi bırakmak zorunda kalması, işletmeler için kısa vadede yeri asla doldurulamayacak devasa bir bilgi, tecrübe ve yetenek kaybı anlamına gelmektedir. İşten ayrılmak zorunda kalan veya haksız yere çıkarılan bu personelin yerine yeni çalışanların aranması, bu yeni personelin karmaşık işe alım, uyum ve uzun süreli mesleki eğitim süreçlerinin getirdiği öngörülemeyen ekstra maliyetler, işletmelerin yıllık bütçesinde ve kârlılık oranlarında ciddi gedikler açmaktadır. Bunlara ek olarak, ağır mağduriyetler ve hastalıklar yaşayan çalışanların sık sık devamsızlık yapması, sağlık sorunları nedeniyle alınan uzun süreli hastalık izinlerindeki patlama niteliğindeki artışlar ve umutsuzluk kaynaklı erken emeklilik ödemeleri işletmelerin operasyonel ve ekonomik verimliliğini derinden sarsmaktadır. Tüm bu doğrudan işletme içi maliyetlerin ötesinde, haksızlığa uğrayan işçilerin yasal yollara başvurması ve olayın yargıya intikal etmesiyle birlikte süreç içerisinde ortaya çıkan yüksek yasal işlem harçları, avukatlık ücretleri ve mahkeme masrafları ile mahkemelerce hükmedilen ve işçilere ödenmek zorunda kalınan çok yüklü miktarlardaki tazminatlar, psikolojik tacizin işletmeler açısından ne derece büyük, yıkıcı ve göz ardı edilemez bir ekonomik risk barındırdığını kesin bir dille kanıtlamaktadır.
Hukuki Mücadele Çerçevesinde Fesih ve Tazminat Hakları
Çalışma ortamını ve mesleki hayatı adeta içinden çıkılmaz bir kâbusa çeviren, bireyin ruhsal ve fiziksel sağlığını hedef alan bu ahlak dışı eylemler bütününe karşı, mağdur durumdaki işçinin hukukun üstünlüğü ve koruyucu şemsiyesi altında sahip olduğu en temel ve hayati hakların başında şüphesiz ki haklı fesih yetkisinin etkin kullanımı ile bu süreçten doğan kapsamlı tazminat talepleri gelmektedir. İşçinin insanlık onuruna, yıllarca emek verdiği mesleki itibarına, vücut bütünlüğüne ve en temel kişilik haklarına yönelik gerçekleştirilen bu sistematik saldırılar, Türk hukuk sisteminin kalbini oluşturan çeşitli kanunlarda hem açık hem de örtülü biçimde kesin olarak yasaklanmış ve çok ciddi hukuki, hatta cezai yaptırımlara bağlanmıştır. Özellikle çalışma hayatında devrim niteliği taşıyan ve 2011 yılında yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 417. maddesi ile ilk kez son derece sağlam ve açık bir yasal zemine oturtulan işyerinde psikolojik taciz yasağı, işverene işçiyi koruma borcu ilkesi çerçevesinde işçilerin psikolojik ve fiziksel sağlığını koruma yönünde son derece net, emredici ve kaçınılamaz yükümlülükler getirmektedir. Aynı zamanda, çağdaş hukuk anlayışının bir yansıması olarak 6701 sayılı Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu Kanunu kapsamında da işyerinde yıldırma, bezdiri ve taciz eylemleri açıkça bir ayrımcılık ve insan hakkı ihlali türü olarak yasal metinlerde kabul edilmiş, böylelikle çalışanların yasal güvenceleri uluslararası standartlarda pekiştirilmiştir. Mevzuatımızda yer alan bu güçlü yasal düzenlemeler ve koruyucu hükümler ışığında, sistematik bir psikolojik şiddete uğrayan çalışanın, sağlığını, onurunu ve kişiliğini açıkça tehdit eden bu toksik ortamda daha fazla çalışmaya zorlanamayacağı ve mevcut iş akdini, işverenin ağır kusuru ve haklı nedene dayanarak tek taraflı, derhal ve tazminatlı olarak feshedebileceği, yargı organlarınca da ihtiyatla ancak kararlılıkla değerlendirilmesi gereken son derece güçlü bir hukuki argümandır.
Yaşadığı ağır süreçlerin bir neticesi olarak iş ilişkisini mecburen sonlandırma kararı alan veya uygulanan akıl almaz ve ağır psikolojik baskılar neticesinde iradesi dışında istifaya zorlanan mobbing mağduru işçi, bu uzun süreçte uğradığı ağır bedensel ve ruhsal tahribatın, kaybettiği yılların ve itibarın giderilmesi amacıyla ilgili yargı mercileri önünde geniş kapsamlı maddi ve manevi tazminat taleplerinde bulunma hususunda tartışmasız bir hakka sahiptir. İşyerinde yaşanan psikolojik şiddetin doğrudan ve kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıkan psikosomatik sağlık sorunlarına ilişkin yapılan yüklü tedavi masrafları, terapiler ile işini haksız yere kaybetmesinden doğan ağır ve telafisi zor gelir kayıpları işverenden mahkeme kanalıyla talep edilebilecek somut maddi zararların temel çatısını oluştururken; kişinin bu süreç zarfında yaşadığı derin üzüntü, yıpratıcı yoğun stres, toplumdan soyutlanma, sosyal izolasyon, ailevi krizler ve paha biçilemez mesleki itibar kaybı ise hâkimin takdir yetkisi bağlamında manevi tazminat davalarının asıl esasını ve ruhunu teşkil etmektedir. Modern hukuk sistemimizde işçinin korunması ilkesi gereği, yönetim gücünü elinde bulunduran işverenin kanundan doğan eşit işlem borcu ve işçiyi gözetme yükümlülüğünü kasıtlı veya ağır ihmal ile ihlal etmesi, mağdur işçiye işveren aleyhine doğrudan tazminat davası açma yolunu ardına kadar aralamaktadır. Bu kritik noktada, yalnızca iş mahkemeleri değil, çeşitli idari ve adli başvuru mekanizmaları da hızlıca devreye girmekte; mağdurlar tarafından Türkiye İnsan Hakları Kurumu, Kamu Denetçiliği Kurumu (Ombudsmanlık), Kamu Görevlileri Etik Kurulu gibi saygın kurumlara başvuruların yapılmasının yanı sıra, eylemin ağırlığına, hakaret ve tehdit unsurları barındırmasına göre doğrudan Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusu niteliğinde şikâyette bulunulabilmektedir. Geri dönülmez hak kayıplarının, zamanaşımı risklerinin ve usuli hataların kesin bir şekilde önüne geçilebilmesi adına, mağdurun ifa edeceği tüm bu karmaşık idari ve hukuki yolların, güncel çalışma hayatı mevzuatına, emsal kararlara ve iş hukukunun ince detaylarına üst düzeyde hâkim uzman bir avukatın profesyonel rehberliğinde yürütülmesi, mağdurlar açısından adaletin tecellisi için son derece hayati ve vazgeçilmez bir öneme sahiptir.
Sonuç itibarıyla, modern çalışma ortamlarında adeta sinsi bir hastalık gibi filizlenen ve zamanla tüm kurumsal yapıyı, işçi-işveren ilişkilerini zehirleyen psikolojik taciz eylemleri, sadece basit bir ahlaki veya yönetsel zafiyet değil, hukuki sonuçları son derece ağır olan ve derhal müdahale edilmesi gereken sistematik bir hak ihlali sürecidir. Bu sürecin işçinin ruhsal ve bedensel sağlığında yarattığı onarılamaz derin çöküntü, aileyi ve genel toplumu derinden sarsan zincirleme sosyolojik etkileri ve nihayetinde işletmeleri, kurumları karşı karşıya bıraktığı devasa hukuki ve ekonomik yaptırımlar, konunun ciddiyetini tartışmasız bir biçimde ortaya koymaktadır. Türk hukuk sisteminde açıkça yasaklanan, tanımlanan ve çok yönlü yaptırımlara bağlanan bu yıkıcı eylemler karşısında, tüm çalışanların temel hukuki haklarını eksiksiz bilmeleri ve maruz kaldıkları haksızlıklar karşısında çaresizce boyun eğmek yerine uzman desteğiyle yasal zeminde kararlı bir mücadele etmeleri büyük önem taşımaktadır. Öte yandan işverenlerin de yasalardan doğan kurumsal sorumluluklarının bilincine mutlak surette vararak, işyerinde adaleti sağlayacak önleyici mekanizmaları ivedilikle hayata geçirmesi; hem çalışanların fiziksel ve ruhsal sağlığının korunması hem de ileride doğması muhtemel yüklü tazminat yüklerinden kaçınılması adına yegâne hukuki, adil ve akılcı çözüm yoludur.