Makale
İşyerinde veya hiyerarşik yapılarda başlayan psikolojik tacizin (mobbing), mağdurun aile hayatına, eşiyle olan ilişkisine ve malvarlığına yönelerek aile bütünlüğünü zedelemesi, hukuki boyutta ağır bir kişilik hakkı ihlalidir. Bu durum, mağdur ve yakınları için manevi tazminat haklarını gündeme getiren ciddi bir uyuşmazlıktır.
Mobbingin Aile Bütünlüğüne Yansıması ve Manevi Tazminat
İş hukuku ve genel hukuk disiplinleri bağlamında mobbing, yalnızca çalışma ortamıyla sınırlı kalan basit bir anlaşmazlık veya mesleki bir uyuşmazlık durumu olmaktan çok daha öteye geçebilen, mağdurun tüm sosyal ve psikolojik yaşam alanlarını tahrip etmeyi hedefleyen sistematik bir psikolojik şiddet sürecidir. Kimi durumlarda bu şiddet sarmalı, doğrudan mağdurun çalışma alanındaki varlığını ve kariyerini hedef almanın ötesine geçerek, onun yaşama direncini kırmak ve iradesini bütünüyle teslim almak amacıyla en zayıf veya en değerli gördüğü noktaya, yani aile bütünlüğüne yönelmektedir. Tarihsel ve sosyolojik örneklerde çok acı bir şekilde tecrübe edildiği üzere, hiyerarşik otoriteyi elinde bulunduran erkler, mağduru tamamen izole etmek ve çaresiz bırakmak için eşi ve çocukları gibi birinci derece yakınlarını da bu sistematik baskı uygulamalarının birer kurbanı veya doğrudan hedefi haline getirebilmektedir. Bu tür sınır tanımaz saldırıların hukuki analizi, hem asıl mağdurun hem de dolaylı veya doğrudan zarar gören aile bireylerinin zedelenen şahsi varlıklarının tespitini ve buna bağlı manevi tazminat haklarının değerlendirilmesini mutlak surette zorunlu kılmaktadır.
İşyeri ve Otorite Sınırlarını Aşan Sistematik Psikolojik Şiddet
Psikolojik taciz veya hukuki literatürdeki genel ve yaygın adıyla mobbing, mağduru sindirmek, çalışma yaşamından izole etmek ve nihayetinde sistemin tamamen dışına itmek amacıyla uygulanan sürekli, planlı ve kasıtlı olumsuz davranışlar bütünüdür. Ancak bu zararlı eylemler her zaman salt işyeri veya hiyerarşik yapının fiziksel sınırları içinde kalmamakta, otoritenin etki alanına ve kötü niyetin boyutuna bağlı olarak mağdurun özel hayatına, şahsi malvarlığına ve kutsal kabul edilen aile birliğine kadar fütursuzca uzanabilmektedir. Örneğin, idari veya siyasi erki elinde bulunduran ve hukuku kendi çıkarları için araçsallaştıran yapıların uyguladığı geniş çaplı mobbing süreçlerinde, asıl hedefe ulaşmak adına mağdurun eşinin şahsi mal varlığına, yaşadığı evine ve ticari şirketine haksız yere ve tamamen keyfi bir biçimde el konulması gibi son derece ağır ekonomik ve idari yaptırımlara başvurulduğu görülmektedir. Bu tür bir müdahale, şüphesiz ki yalnızca ekonomik bir çökertme amacı taşımamakta; aynı zamanda mağdurun eşini dayanılmaz bir baskı altına alarak aile içindeki dayanışma ve sevgi bağını kırmayı hedefleyen entegre bir psikolojik taciz politikasının ayrılmaz bir parçası olarak karşımıza çıkmaktadır.
Hukuki boyutta ve anayasal ilkeler ışığında değerlendirildiğinde, mağdurun eşine yönelik bu tür pervasız ekonomik ve psikolojik saldırılar, doğrudan doğruya hukukun üstünlüğü ilkesinin, mülkiyet hakkının ve toplumun temeli sayılan aile kurumunun telafisi güç bir ihlali niteliğindedir. Otorite figürlerinin, asıl mağduru dolaylı yoldan cezalandırmak ve acı çekmesini sağlamak maksadıyla, onunla hukuki ve duygusal bağı olan masum eşini hedef seçmesi, mobbing olgusunun ne denli yıkıcı, rasyonellikten uzak ve sınır tanımaz bir boyuta ulaşabileceğinin en açık, en acımasız göstergesidir. İşverenin, amirin veya üst düzey otoritenin bu tür sistematik ve planlı eylemleri, mağdurun salt çalışma barışını ve iç huzurunu bozmakla kalmayıp, eşinin sağlığını da kalıcı şekilde bozabilecek derecede derin izler bırakabilecek niteliktedir. Sosyolojik kaynaklardaki tarihsel vakalarda somutlaştığı üzere, eşinin haksız yere hapse mahkûm edilip insanlık dışı işkenceler gördüğünü öğrenen ve tüm malvarlığı haksızca elinden alınan bir kişinin, önceden var olan hastalıklarının bu ağır stres altında hızla ilerlemesi, yataklara düşmesi ve eşi hakkındaki adaletsiz cezaları duydukça üzüntüden kısmi felç geçirmesi, uygulanan bu şiddetin bedensel bütünlüğe verdiği fiili zararları çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır.
Türk hukuk sistemi ve evrensel hukuk normları bağlamında, bir kişinin salt eşinin faaliyetleri, inançları ya da şahsi kimliği nedeniyle bu derece ağır bir ekonomik yıkıma ve psikolojik tahribata maruz bırakılması, ilgili kanunlarımız kapsamında açık ve tartışmasız bir haksız fiil teşkil etmektedir. Sistematik yıldırma ve yok etme politikalarının bir unsuru olarak, hiçbir suçu olmayan aile üyelerinin sağlığının bozulmasına, kısmi felç gibi yaşam kalitesini sıfıra indiren ağır bedensel arazlar yaşamasına yol açan bu tür zalimane eylemler, şüphesiz ki hukuk düzeninin asla himaye etmeyeceği ağır bir kişilik hakları ihlalidir. Mobbingin doğrudan muhatabı ve birincil hedefi sadece bir kişi olsa dahi, yansıma yoluyla ağır zarara uğrayan eşin ve diğer aile üyelerinin de bu sistematik haksız fiiller silsilesi karşısında bağımsız olarak hak arama ve manevi tazminat talep etme yetkileri hukuken doğmaktadır; zira aile bütünlüğü, kişilerin manevi dünyasının en mahrem ve en temel koruma alanlarından birini oluşturmaktadır.
Aile Bütünlüğüne Yönelik En Ağır Saldırı: Zorla Boşanma
Mobbing süreçlerinin mağdur üzerinde yarattığı en yıkıcı ve geri dönülemez aşamalarından biri, mağdurun eşiyle olan yasal, ahlaki ve manevi bağının, fail veya failler tarafından doğrudan, kastî ve planlı bir şekilde hedef alınarak koparılmaya çalışılmasıdır. İnsanın yaşam iradesini kırmak ve onu manen çökertmek için akla gelebilecek en ağır yöntemlerden biri olan zorla, baskı altında boşanmaya icbar etmek, psikolojik şiddetin ulaştığı en karanlık ve vahşi noktalardan biridir. Toplumsal belleğe ve literatüre yansımış belgelenmiş sosyolojik vakalarda, en üst düzey otoritenin doğrudan talimatıyla hareket eden görevlilerin, haksız yere mahkûm edilen ve insanüstü boyutlarda ağır baskı gören mağdurun eşinin yanına bizzat giderek ona zorla boşanma evraklarını imzalatmaya çalıştıkları çok acı bir gerçeklik olarak görülmektedir. Mağdurun eşine, hiçbir hukuki dayanağı olmaksızın "ya boşanma evraklarını imzalayacaksın yahut sen de hapse gireceksin" şeklinde iki seçenek sunularak açık bir tehdit, cebir ve şantaj mekanizması işletilmesi, dikey psikolojik tacizin devlet veya kurum hiyerarşisi kullanılarak ne denli acımasız olabileceğini kanıtlamaktadır.
Hukuki zeminde ve medeni hukuk ilkeleri çerçevesinde, bir boşanma işleminin veya herhangi bir aile hukuku tasarrufunun geçerli ve hukuka uygun olabilmesi için, işlemi gerçekleştiren tarafların iradelerinin hiçbir dış etki, baskı, korkutma veya hile altında kalmaksızın tamamen serbestçe oluşması mutlak bir şarttır. Ancak hiyerarşik otoritenin, gücü elinde bulunduran zalimane bir yönetimin veya işveren statüsündeki yapıların, mağdurun eşini hürriyetinden yoksun bırakmakla ve hapse atmakla tehdit ederek resmi belgeleri zorla imzalamaya mecbur etmesi, hukuk düzenimiz anlamında açık bir irade sakatlığı, spesifik hukuki terimiyle de son derece ağır bir ikrah halidir. Olayın gelişiminde, resmi işlemlerin hiçbir bürokratik engele takılmadan hızla ve usulsüzce tamamlanması için görevli bir yetkilinin bile cebren hazır bulundurularak imza sürecinin baskı altında tamamlatılması, hukukun ve idari mekanizmaların birer mobbing aracı olarak nasıl vicdansızca kötüye kullanılabildiğinin açık bir tezahürüdür. Böyle bir durumda elde edilen imza ve hukuki sonuç, kanunlarımız nezdinde kesinlikle sakat kabul edilmeli ve bu gayri insani işlemi tesis edenlerin doğrudan hukuki ve cezai sorumluluğuna gidilmelidir.
Zorla ve ağır hapis tehdidi altında imzalattırılan boşanma belgesi esnasına mağdur eşin sergilediği tutum, maruz kalınan manevi yıkımın ve çaresizliğin boyutunu bütün çıplaklığıyla net bir şekilde göstermektedir. İmzayı atmaya can korkusuyla mecbur bırakılan masum eşin, derin bir acı, çaresizlik ve üzüntü içinde, "Allah’ım, şahit ol ki eşim Zeyneb Gazzâlî el-Cebeliyi boşamadım" şeklinde defaatle yakarışlarda bulunması ve bu sözleri acı içinde tekrarlaması, ortada gerçek, hukuken geçerli bir rızanın kesinlikle bulunmadığını maddi olarak ispatlamaktadır. Hatta büyük bir baskı altındaki bu kişinin "Ben öleceğim, bırakın şerefimle öleyim. Bırakın onunla evli olarak öleyim" diyerek görevlileri bu haksız eylemden vicdanen vazgeçirmeye çalışması, kutsal aile bağına verilen eşsiz kıymetin ve mobbing faillerinin bu kutsal bağı parçalayarak yarattığı manevi çöküntünün ulaşabileceği en trajik zirvesidir.
Haksız Fiilin Ölümcül Neticeleri ve Tazminat Boyutu
Bu tür sınır tanımaz ve merhametsiz saldırılar neticesinde, ağır psikolojik travmalara ve fiziksel rahatsızlıklara dayanamayan kişinin yaşamını yitirmesi dahi maalesef oldukça güçlü bir olasılıktır ki, nitekim emsal vakalarda bu ağır baskılara ve vicdan azabına dayanamayan eşin, kendi hür iradesi dışında boşanma evraklarını imzaladıktan sadece birkaç gün sonra derin bir üzüntüyle vefat etmesi, maruz kalınan sistematik şiddetin ne denli ölümcül sonuçlar doğurabileceğini tarihsel bir kanıt olarak sunmaktadır. Hukuki açıdan bakıldığında, mağdurun hayatını kaybetmesi ile kendisine uygulanan sistematik korkutma, tehdit ve mobbing süreci arasındaki illiyet bağı son derece kuvvetlidir. Böylesi trajik durumlarda, uygulanan bu sistemli manevi işkencenin yalnızca çalışma hayatına yönelik bir ihlal değil, kişinin doğrudan doğruya yaşam hakkını ve bedensel-ruhsal bütünlüğünü ihlal eden, faillerinin mutlak surette en ağır hukuki yaptırımlarla ve muazzam manevi tazminat yükümlülükleriyle karşılaşmasını gerektiren bir insanlık suçu olduğu hukukun temel prensipleri gereğince kabul edilmelidir.
İşçinin ve Ailesinin Kişilik Haklarının Ağır İhlali
Çalışma hayatında veya kamu otoritesi altında gelişen mobbing süreçlerinde failler, genellikle hedef aldıkları kişinin yaşama direncini kırmak ve onu pes ettirmek için sadece onun profesyonel veya siyasi yaşamını değil, aynı zamanda kişiyi hayata bağlayan sosyal destek mekanizmalarını da eşzamanlı olarak çökertmeyi amaçlar. Mağdurun en büyük sığınağı olan eşinin genel sağlık durumunun, tüm ticari malvarlığının ve nihayetinde biricik hayatının doğrudan hedef alınarak yok edilmesi, asıl mağdura "senin davan veya varlığın yüzünden en sevdiklerin, ailen de yok ediliyor" şeklinde korkunç bir mesajı vererek onu derin bir vicdan azabı, pişmanlık ve kahredici bir çaresizlik içine itmeyi amaçlayan spesifik bir psikolojik işkence yöntemidir. İş, sosyal ve hatta siyasal yaşamda, bu derece yüksek düzeydeki dikey veya yatay mobbing eylemleri, mağdurun yalnızca çalışma veya faaliyet gösterme hakkını elinden almakla kalmaz, aynı zamanda onun evrensel bir hak olan temel yaşama ve ailesiyle huzur içinde var olma hakkını da açıkça gasp eder. Hukuk düzenimiz, kişinin özgürlükleriyle birlikte vücut ve ruh bütünlüğünü de korumakla mükelleftir.
Yaşanan bu insanlık dışı ağır vakaların hukuki ihtilaflara, mahkeme salonlarına yansıması durumunda bağımsız yargı organları, uygulanan baskının sistematik doğasını, devamlılığını ve zarar gören hukuki değerlerin çokluğunu mutlak surette göz önüne alarak hakkaniyetli bir karar vermelidir. Eşinin sağlık durumunun haksız uygulamalar sonucu ağırlaşmasına, üzüntü ve stresten felç geçirmesine ve ardından çaresizlik içinde hayatını kaybetmesine bizzat tanıklık eden mağdurun, karşı karşıya kaldığı tarifsiz manevi sarsıntının ve ruhsal çöküntünün boyutları kelimelerle ifade edilemeyecek kadar devasa büyüklüktedir. Bu hassas noktada yargı mercileri, manevi tazminat miktarını takdir ederken faillerin kötü niyetinin ve kastının derecesini, kullanılan hukuk dışı araçların ciddiyetini ve ihlal edilen hakkın ehemmiyetini temel değerlendirme kriterleri olarak ele almak zorundadır. Aile bütünlüğüne yönelen ve ölüme sebebiyet veren bu derece planlı ve yıkıcı saldırılar, sıradan bir iş uyuşmazlığının çok ötesindedir.
Hukuki Mücadelede Sınırlar ve Yargısal Beklentiler
Tüm bu teferruatlı anlatımlar ve acı örnekler ışığında, modern çalışma hayatında veya kesin hiyerarşik yapıların mutlak egemen olduğu idari sistemlerde ortaya çıkan mobbingin, sadece ofis içi dedikodulardan, görev yeri değişikliklerinden veya olağan iş yükünün haksızca artırılmasından ibaret basit bir kavram olmadığı idrak edilmelidir. Aksine, bu olgu, en uç ve en vahşi örneklerde asıl mağdurun en yakınlarına, hiçbir günahı olmayan masum eşine ve kutsal aile birliğine kadar fütursuzca uzanabilen, can alıcı ve son derece yıkıcı bir şiddet türü olarak karşımıza çıkmaktadır. Mağdurun ve onunla birlikte cehennemi yaşayan yakınlarının, bu tür insanlık dışı baskılara karşı hukuk sisteminin sarsılmaz koruyucu şemsiyesi altına girebilmesi, ancak ve ancak bağımsız, adil bir yargılama süreci ve caydırıcılık vasfı yüksek, etkin bir tazminat hukuku mekanizmasının işletilmesi ile mümkündür. Elbette her somut olayın yargıya intikalinde, davanın kendi özel şartları içinde detaylıca değerlendirilmesi, illiyet bağının kurulması ve iddiaları destekleyecek ispat araçlarının titizlikle toplanması elzemdir.
Sonuç olarak, mobbing olgusunun dar işyeri sınırlarını tehlikeli bir biçimde aşarak doğrudan doğruya ailenin kutsal bütünlüğüne saldırması, hukukun en temel prensiplerinden olan şahsiyet haklarının mutlak korunması ilkesine yönelik açık, pervasız bir meydan okumadır. Fail veya faillerin, ellerindeki kamu otoritesini veya kurumsal hiyerarşik gücünü sonuna kadar istismar ederek mağdurun savunmasız eşine zorla, hapis tehdidiyle boşanma belgesi imzalattırması, ailesinin tüm ekonomik kaynaklarını ve şirketlerini bir günde kurutması ve nihayetinde ölümlere varan, telafisi imkansız trajedilere neden olması, hukuk düzeni tarafından asla cezasız bırakılmamalı ve en ağır idari, cezai yaptırımlarla karşılanmalıdır. Gerek iş hukuku gerekse genel borçlar hukuku disiplinleri bağlamında, mağdurun ve bu süreçte ağır zarar gören yakınlarının meşru haklarını arama özgürlüğü, bu tür karanlık, vicdan yoksunu eylemlerin toplumda bir daha yaşanmamasının ve adaletin gerçek manada tecelli etmesinin yegâne güvencesidir.