Anasayfa Makaleler İşyerinde Kayırmacılık ve Dışlanmanın Hukuki...

Makale

İşyerinde kayırmacılık (nepotizm) ve dışlanma (ostraism) eylemleri, çalışanların iş tatminini ve eşitlik algısını derinden sarsan, işverenin eşit işlem borcuna aykırılık teşkil eden ve mobbing kapsamında değerlendirilebilen hukuki ihlallerdir. Bu makale, söz konusu ihlallerin iş hukuku bağlamındaki yansımalarını incelemektedir.

İşyerinde Kayırmacılık ve Dışlanmanın Hukuki Analizi

Çalışma hayatı, bireylerin mesleki yetkinliklerini sergiledikleri ve aynı zamanda psikolojik, sosyolojik ve ekonomik anlamda derin bir tatmin aradıkları en temel yaşam alanlarından biridir. İşyerinde karşılaşılan karmaşık sosyal dinamikler ile yöneticiler tarafından alınan yönetimsel kararlar, çalışanların bu arzu ettikleri tatmine ulaşıp ulaşamayacağını ve organizasyonla olan bağlarının gücünü doğrudan belirlemektedir. Sunulan bilimsel kaynaklarda da açıkça vurgulandığı üzere, ortak bir amaç doğrultusunda bir araya gelmiş insanların oluşturduğu organizasyonlarda ortaya çıkan zihinsel örüntü farklılıkları ve idari yönetimsel zafiyetler, uzun vadede iş tatmininde ciddi bir düşüşe ve pek çok üretkenlik karşıtı davranış modelinin doğmasına güçlü bir zemin hazırlamaktadır. Ortaya çıkan bu üretkenlik karşıtı davranışların en yıkıcı örneklerinden ikisi, şüphesiz ki işyerindeki kayırmacılık (nepotizm) ve dışlanma (ostraism) eylemleridir. İş hukuku disiplini açısından bakıldığında söz konusu kavramlar, yalnızca basit birer insan kaynakları veya yönetim problemi olmanın çok ötesine geçmekte; doğrudan doğruya işverenin hukuki yükümlülüklerinin ağır bir biçimde ihlali anlamına gelmektedir. Bir iş hukuku uzmanı perspektifiyle değerlendirildiğinde, işyerinde nepotizm ve sistematik dışlanmanın açık varlığı, hukukun en temel yapıtaşlarından olan eşitlik ilkesi kurallarına kesin bir aykırılık oluşturduğu gibi, bu ihlaller sistematik bir hal aldığında iş hukukunda sıkça karşılaştığımız mobbing iddialarının da en güçlü hukuki dayanaklarından birini oluşturmaktadır.

İşyerinde Kayırmacılık (Nepotizm) ve Eşitlik Algısının Hukuki Analizi

İşyerinde kayırmacılık veya literatürdeki bilinen adıyla nepotizm, genel tanımıyla nesnel ve mesleki kriterlere dayanmaksızın belirli kişilere veya gruplara haksız avantajlar sağlanması durumunu ifade etmektedir. Literatürde yapılan kapsamlı araştırmalar, çalışanların iş tatminini olumsuz yönde etkileyen ve onları kurumdan uzaklaştıran en önemli değişkenlerden birinin nepotizm, yani kayırmacılık algısı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Söz konusu kayırmacılık eylemleri, işyerindeki adalet duygusunu ve çalışanların kuruma olan inancını derinden sarsmaktadır. Bilimsel veriler ışığında bakıldığında, kayırmacılığın eşitlik duygusunu düşürdüğü veya o duyguyu tamamen yok ettiği için çalışanların iş tatminini de doğru orantılı bir biçimde azalttığı yadsınamaz ve mutlak bir gerçeklik olarak karşımıza çıkmaktadır. Hukuki açıdan incelediğimizde bu durum, işverenin işçilerini gözetme ve onlara karşı eşit işlem borcu altında bulunması emredici kuralının doğrudan ve ağır bir ihlali anlamına gelmektedir. İşverenin, çalışanları arasında objektif ve haklı nedenler olmaksızın keyfi ayrımlar yapması, terfi veya ödüllendirme süreçlerinde liyakat yerine kayırmacılığı esas alması hukuken korunan veya meşru kabul edilen bir menfaat olamaz.

Çalışanların görev yaptıkları kuruma ve üst yönetime karşı duydukları güven algısı, onların mesleki aidiyetlerini hissetmeleri ve çalışma barışını sürdürmeleri için son derece kritik bir öneme sahiptir. Nitekim akademik kaynaklar, çalışanların iş tatmininin ve çalışma isteklerinin, adaletli bir eşitlik ve güven algısından son derece ciddi bir derecede etkilendiğini açıkça vurgulamaktadır. Nepotizmin organizasyon içerisinde artış göstermesi, iş tatmininin neredeyse bütün alt başlıklarında ciddi bir çöküşe, huzursuzluğa ve performans düşüşüne yol açmaktadır. İşverenin, belirli bazı çalışanlarına sırf kişisel yakınlık, akrabalık bağları veya farklı sosyal gruplaşmalar sebebiyle ayrıcalıklı davranması, dışarıda kalan diğer çalışanlar açısından ağır bir travma ve adaletsizlik yaratır. İş hukuku pratiğinde ve yasal düzenlemelerde, bu tür haksız ayrıcalıklar eşit işlem yapma yükümlülüğünün kesin bir ihlali olarak değerlendirilir. Çalışma ilişkilerinin temelini oluşturan sadakat ve güven ilişkisi, idarecilerin kayırmacılık eylemleriyle telafisi son derece güç bir biçimde zedelenir ve nihayetinde işçi ile işveren arasındaki hukuki bağın temellerinden sarsılmasına neden olur.

Modern yönetim sistemleri ve çağdaş hukuk ilkeleri, işletmelerin şeffaf ve objektif kriterler çerçevesinde yönetilmesini kesin bir dille emretmektedir. Bu bağlamda, incelenen akademik kaynaklarda da detaylıca ifade edildiği gibi, kurumlarda liyakat (meritokrasi) esasına dayanan yönetim biçimlerinin acilen oluşturulması ve örgüt kültürünün tüm çalışanları kapsayıcı bir yönde gelişmesi, organizasyonun sağlığı açısından son derece hayati bir önem taşımaktadır. Liyakat ilkesinin tamamen göz ardı edilerek nepotizmin kurumsal bir alışkanlık olarak yerleştiği bir işyerinde, çalışanlar arasında sağlıklı bir rekabet yerine haksız rekabet ve derin bir adaletsizlik hissi yaygınlaşır. Hukuki perspektiften değerlendirildiğinde, işverenin meritokrasiye açıkça aykırı olarak, salt kişisel tercihlerle gerçekleştirdiği atamalar, haksız ücret artışları veya gerekçesiz terfiler, iş hukukundaki ayrımcılık yasağının sınırlarını ihlal potansiyeli taşır. Bu tür yönetimsel ihlaller, haksızlığa uğrayan ve mağdur edilen işçiler nezdinde hukuki birer talep hakkı doğurur ve adaletin sağlanması adına yasal merciler önünde hesap sorulabilir bir zemin oluşturur.

Dışlanma (Ostraism) Eylemleri ve Mobbing (Psikolojik Taciz) İlişkisi

İşyerinde yönetimin sergilediği kayırmacılığın doğal bir sonucu olarak ya da başlı başına bağımsız bir yönetimsel zorbalık aracı olarak ortaya çıkan dışlanma (ostraism), çalışanları psikolojik olarak izole etmeyi ve çökertmeyi hedefleyen son derece ağır bir eylemdir. Bilimsel ve akademik metinler, ortak amaçlar için kurulan organizasyonlarda kişisel önceliklerin ve idari yönetimsel hataların uzun vadede kurum içi çatışmalara yol açtığını ve bu sağlıksız durumun dışlanma (ostraism), sinizm ve işten ayrılma niyeti gibi pek çok üretkenlik karşıtı davranışın güçlü bir şekilde ortaya çıkmasına neden olduğunu açıkça ifade etmektedir. Bir çalışanın işyerindeki mevcut sosyal ve mesleki ağlardan kasten izole edilmesi, önemli toplantılara çağrılmaması, sunduğu mesleki fikirlerinin sistematik olarak görmezden gelinmesi veya kurum içi iletişim kanallarının kendisine karşı kasten kapatılması, hukuken psikolojik taciz (mobbing) kavramının ta kendisidir. Bu tür sinsi ve dışlayıcı eylemler, çalışanın kişiliğine, mesleki onuruna ve ruhsal sağlığına yapılmış açık bir saldırı niteliği taşımakta olup yasal düzenlemelerce korunamaz.

Sağlık çalışanları özelinde yapılan detaylı araştırmalara değinen ilgili kaynaklar; sağlık profesyonellerinin iş hayatlarında sıklıkla karşılaştıkları aşırı stres, yoğun iş temposu, maruz kalınan şiddet, emeklerinin karşılığında değer görememe ve mobbing gibi problemlerde yaşanan büyük artışın, onların genel mutluluk seviyeleri ile iş tatminleri üzerinde doğrudan ve yıkıcı olumsuz etkilere yol açtığını vurgulamaktadır. Bu zorlu bağlamda, organizasyon içinde çalışana hak ettiği değerin verilmemesi ve onun mevcut organizasyon şemasından bilinçli olarak soyutlanarak dışlanması, mobbing adı verilen psikolojik yok etme sürecinin en belirgin ve en tehlikeli aşamalarından birini oluşturur. Modern hukuk düzenimiz, çalışanın sadece fiziksel güvenliğinin değil, aynı zamanda çalışma ortamındaki psikolojik ve duygusal bütünlüğünün de en üst düzeyde korunmasını işverene açık bir şekilde emreder. Dışlanma ve yok sayma yoluyla fiilen uygulanan psikolojik taciz, çalışanı kendi rızası dışında istifaya zorlamak veya onu mesleki olarak tamamen değersizleştirmek amacıyla kullanılan sinsi bir yöntemdir ve iş hukuku mevzuatı bu tür sistematik bezdiri hareketlerini kesin bir dille yasaklar.

İşverenin bizzat kendisinin veya işveren vekillerinin işyerindeki dışlanma eylemlerini bizzat kurgulayarak gerçekleştirmesi yahut organizasyondaki diğer çalışanlar tarafından yatay olarak gerçekleştirilen dışlanma eylemlerine sessiz kalarak göz yumması, hukuki sorumluluğun doğrudan doğması için tamamen yeterlidir. İşveren, hakimiyeti altındaki çalışma ortamında iç barışı sağlamak, her türlü ayrımcılığı önlemek ve çalışanlara yönelik mobbing eylemlerini engellemekle mutlak surette yükümlüdür. Ostraism eylemlerinin pervasızca devam etmesine izin veren ve müdahale etmeyen bir yönetim anlayışı, hukuka aykırı ve zarar verici eylemlere zımnen onay vermiş sayılır. Bu vahim durum, mağdur edilen çalışanın hiç vakit kaybetmeden yasal yollara başvurarak hakkını aramasına meşru bir zemin hazırlayan ve işçi ile işveren arasındaki karşılıklı sözleşmesel bağın işveren tarafınca ağır bir kusurla ihlal edildiğini gösteren en somut ve net hukuki göstergedir.

Yönetim Tarzının Dışlanma ve Kayırmacılık Üzerindeki Etkisi

İşyerlerinde vuku bulan psikolojik taciz, kayırmacılık ve haksızlık gibi eylemlerin temelinde genellikle son derece sorunlu yönetim tarzları ve liyakatsiz yöneticilerin sergilediği haksız tutumlar yatmaktadır. Literatürdeki bilimsel çalışmalar, idarecilerin çalışanlara yetersiz destek vermesinin, adil bir yaklaşım sergilememesinin ve çalışanlar arası iletişimin kopuk olmasının, kurumlardaki zor ve yıpratıcı çalışma koşullarının ana bileşenlerinden biri olduğunu net bir biçimde belirtmektedir. Hatta yapılan araştırmalarda, bazı yöneticilerin kendi çalışanlarına bilerek kötü davrandığı, temel personel haklarını bizzat kendi elleriyle ihlal ettiği, departmanlar arası ekip çalışmasını kasten engellediği ve çalışanların sorunlarıyla empati kurmaktan tamamen uzak kaldığı acı bir gerçek olarak gözlemlenmiştir. Hukuki ve idari açıdan değerlendirildiğinde, yöneticilerin makam gücünü kötüye kullanarak sergilediği bu tür keyfi, ayrımcı ve personel haklarını pervasızca ihlal eden tutumları, evrensel objektif yönetim ilkeleri ile hiçbir şekilde bağdaşmaz. Yöneticilerin kendi astlarına karşı sergilediği bu dışlayıcı veya yandaş kayırıcı taraflı tutumlar, organizasyonun tamamında zehirli ve adaletsiz bir çalışma iklimi yaratır ve bu durumdan kaynaklanan tüm hukuki ihlaller doğrudan işverenin kurumsal sorumluluğuna mal edilir.

Eşit İşlem Borcuna Aykırılığın İşçi-İşveren İlişkilerindeki Yansımaları

İşverenin kendi kurumu üzerindeki yönetim hakkı kesinlikle sınırsız ve mutlak bir hak değildir; aksine bu hak, emredici hukuk kuralları, dürüstlük kuralı ve çalışma hayatının temeli olan eşitlik ilkesi ile çok sıkı bir biçimde sınırlandırılmıştır. İnsanlar görev yaptıkları işle veya kurumla alakalı olarak tamamen farklı dünya görüşlerine sahip olsalar bile, işverenin son derece adil ve eşit bir biçimde herkese tatmin ve mutluluk sağlayacak en uygun çalışma koşullarını oluşturması gerektiği bilimsel ve akademik kaynaklarda da açıkça savunulmaktadır. İş hukukunun temel normlarında, işverenin hiyerarşisi altındaki tüm çalışanlarına karşı objektif sınırlar dairesinde son derece adil davranması, temel ve vazgeçilmez bir yükümlülük olan eşit işlem borcu altında titizlikle incelenir. Dönemsel ücret artışları, kurum içi görev dağılımları, dikey terfi süreçleri veya esnek çalışma saatlerinin belirlenmesi gibi akla gelebilecek her türlü organizasyonel işlemde, işverenin her türlü kayırmacılıktan uzak durarak tam bir eşitlikçi yaklaşım sergilemesi hukuki ve yasal bir zorunluluktur.

Eşitlik ve adalet algısının temelden yıkıldığı bir çalışma ortamında çalışanların her geçen gün yaşadığı yoğun iş tatminsizliği, sadece bireysel ve psikolojik bir düşüş olarak kalmaz, aynı zamanda işveren aleyhine doğabilecek ciddi bir hukuki uyuşmazlık zeminidir. Özellikle nepotizmin, adam kayırmacılığın ve adaletsiz tutumların artık kurumsal bir norm haline geldiği ve olağan karşılandığı durumlarda, haksız bir şekilde ayrımcılığa uğrayan ve yasaların güvence altına aldığı eşit işlem borcuna aykırı muamele gören çalışanların meşru yasal hakları doğmaktadır. Güncel iş hukukumuz, aynı konumda yer alan, aynı eğitim ve nitelikleri taşıyan ve işletme organizasyonunda benzer işleri yapan işçiler arasında, haklı veya objektif bir neden bulunmaksızın keyfi olarak farklı uygulamalar yapılmasını kesin bir dille yasaklamaktadır. Kayırmacılığın işletme içinde neden olduğu bu tatminsizlik ve derin mutsuzluk ortamı, aslında arka planda sessizce devam eden çok sayıda yasal hakkın ihlalinin ve adaletsiz uygulamaların en somut, en belirgin yansıması olarak hukukçuların karşısına çıkar.

Güven İlişkisinin Sarsılması ve İş Hukuku Kapsamındaki Sonuçları

İş sözleşmesi, en temel doğası gereği işçi ve işveren tarafları arasında tamamen karşılıklı güvene ve dürüstlüğe dayanan, süreklilik arz eden bir borç ilişkisidir. İşçinin, kendisini istihdam eden işverene karşı özen ve sadakat yükümlülüğü bulunduğu gibi, işverenin de kendi çatısı altındaki işçisine karşı onu her türlü olumsuzluktan koruma ve daima adil davranma yükümlülüğü bulunmaktadır. İşyerinde kayırmacılık kültürünün ve sistematik dışlanmanın varlığı, her şeyden ve tüm yükümlülüklerden önce bu kutsal güven temelini acımasızca tahrip eder. Çalışanların gerçek liyakatlerinin, eğitimlerinin ve gösterdikleri mesleki performansın değil de sadece kişisel bağlantılarının veya sadakatlerinin ödüllendirildiği, buna karşın diğer bazı çalışanların ise sistematik olarak dışlanıp psikolojik olarak sindirilmeye çalışıldığı bir işyeri, hukuki anlamda asla sağlıklı ve yasalara uygun bir işyeri olarak kabul edilemez. Bu tür sistematik ve bilinçli ihlaller, taraflar arasındaki sözleşmesel bağın sürdürülebilirliğini temelden ortadan kaldıran, çalışanın işverene ve adalete olan inancını zedeleyen çok ağır hukuki kusurlardır.

İşyerindeki İhlallere Karşı Hukuki Değerlendirmeler

Evrensel ve modern iş hukukunda, çalışanların üretim hattında salt bir üretim aracı veya mekanik birer figür olarak görülmesi anlayışı tamamen ve kesin olarak terk edilmiştir. Çalışanların mesleki gelişimlerinin yanı sıra psikolojik, fiziksel ve sosyal bütünlüklerinin en üst düzeyde korunması, işverenin devredilemez temel görevleri arasındadır. Bilimsel araştırmaların da somut verilerle desteklediği üzere, objektif liyakatten ve meritokrasiden hızla uzaklaşarak nepotizm ve ostraizmin (dışlanmanın) bütünüyle hakim olduğu karanlık örgüt iklimleri, çalışanların iş tatminini yerle bir etmekte ve kurum içindeki çalışma barışını tamamen ortadan kaldırmaktadır. Bir hukuk bürosu ve özellikle psikolojik taciz konusunda deneyimli bir iş hukuku uzmanı perspektifiyle baktığımızda, bu tür yıkıcı eylemlere maruz kalan müvekkillerimizin yaşadığı zorlu süreçleri salt bir "yönetimsel zafiyet" veya idari hata olarak değil, doğrudan doğruya yasal hakların gasp edilmesi, eşit işlem borcu ihlali ve birbiri ardına zincirleme devam eden psikolojik taciz (mobbing) eylemleri bütünü olarak ele almaktayız.

İşyerinde açık bir ayrımcılığa, liyakatsiz kayırmacılığa veya sistematik bir duygusal dışlanmaya uğrayan hiçbir çalışanın, bu ağır ihlallere karşı sessiz kalarak boyun eğmesi beklenemez. İşverenin veya idarecilerin gücü kötüye kullanarak sergilediği keyfi uygulamalar, bağımsız hukukun ve yasaların mutlak denetimi altındadır ve mevcut yasalarımız, çalışanların insan onuruna yaraşır, son derece adil, liyakate tam anlamıyla dayalı ve eşit koşullarda çalışma hakkını anayasal güvence altına almıştır. İşyerinde her gün karşılaşılan her türlü haksız ayrıcalık ve diğer personeli ezen dışlayıcı tutum, hukukun ve adaletin hassas terazisinde tartılarak eninde sonunda gerekli yasal yaptırımlarla karşılık bulmalıdır. Verdiğimiz profesyonel hukuki danışmanlık süreçlerimizde, bu tür görünmez gibi duran idari ihlallerin tespit edilmesi, mobbingin kanıtlanması, mağduriyetlerin en hızlı şekilde giderilmesi ve bozulan çalışma barışının hukuki zeminde yeniden tesisi adına her zaman son derece hassas, tavizsiz ve titiz bir yasal yaklaşım benimsiyoruz.