Anasayfa Makaleler İşgücünün Feminizasyonu ve Güvencesizlik...

Makale

Bu makale, kamu hastanelerinde taşeron sistemiyle istihdam edilen kadın işçilerin maruz kaldığı güvencesizlik sorununu, işgücünün feminizasyonu bağlamındaki sistematik ayrımcılığı, eşit işlem borcuna aykırılık hallerini ve sendikal hak ihlallerini incelemektedir.

İşgücünün Feminizasyonu ve Güvencesizlik Ekseninde Ayrımcılık

Günümüz çalışma hayatında, özellikle kamu sağlık sektöründe maliyetleri düşürmek ve esnek istihdam yaratmak amacıyla yaygın olarak başvurulan taşeron (alt işveren) sistemi, beraberinde derin hukuki ve sosyolojik sorunlar getirmektedir. Kamu hizmetlerinin bir parçası olarak yürütülen bu yapıda, asıl işveren konumundaki kurumlar ile alt işverenler arasındaki sözleşmesel ilişkinin ağırlığı genellikle en zayıf halka olan işçiye, özellikle de kadın işçilere yüklenmektedir. Saha araştırmalarında açıkça ortaya konduğu üzere, taşeron sisteminde istihdam edilen işçilerin büyük bir çoğunluğunu kadınlar oluşturmakta ve bu durum işgücünün feminizasyonu kavramı ile açıklanmaktadır. Ancak bu sosyolojik olgu, salt istatistiksel bir veriden ibaret olmayıp, hukuki zeminde ciddi ayrımcılık iddialarına, eşitsizliklere ve temel sendikal hakların kullanılamamasına neden olan sistematik bir güvencesizlik ortamı yaratmaktadır. İş hukuku perspektifiyle yaklaşıldığında, aynı işyerinde aynı hizmeti üreten kadrolu çalışanlar ile taşeron işçiler arasında yaratılan bu suni uçurumun, yasal emredici hükümler karşısında dikkatle incelenmesi gerekmektedir. Bu metin kapsamında, taşeron sisteminde yoğunlaşan kadın emeğinin karşılaştığı eşitsizlikler ve işçilerin başvurabileceği hukuki yollar detaylandırılmaktadır.

Taşeron Sisteminde İşgücünün Feminizasyonu ve Hukuki Yansımaları

Çalışma ekonomisi disiplininde sıkça tartışılan feminizasyon kavramı, hizmet sektörüne geçişte kadınların işgücüne katılımındaki niceliksel artışın yanı sıra, esnek ve güvencesiz olarak görülen işlerin çoğunlukla kadınlar tarafından yapılmaya başlanmasını ifade etmektedir. İncelemeler, taşeron şirketlerde istihdam edilen personelin ezici bir oranının kadınlardan oluştuğunu açıkça göstermektedir. Sermaye ve işverenler açısından kadın işgücünün bu denli cazip hale gelmesinin temelinde; kadınların piyasaya kolayca çekilebilecek ucuz bir emek kaynağı olarak görülmesi, örgütsüz ve itaatkâr olacaklarına dair geliştirilen sosyolojik önyargılar ve kolayca vazgeçilebilir olmaları gibi kabuller yatmaktadır. İş hukuku bağlamında bu durum, basit bir istihdam tercihi olmanın ötesine geçerek, çalışma barışını zedeleyen ve cinsiyet temelli dolaylı bir ayrımcılık yaratan bir yapıya dönüşme riski taşımaktadır. İşverenlerin, kadınlara atfedilen duygusallık, itaatkârlık ve pasiflik gibi özelliklere dayanarak çalışma ortamını şekillendirmesi, çalışma hukukunun temel gayesi olan işçinin korunması ilkesini zayıflatabilmektedir. Bu tür bir yapı, kadın çalışanları hukuki güvencelerden uzaklaştırarak kuralsız esnekliğe rıza göstermeye itebilmektedir.

Hukuki açıdan değerlendirildiğinde, taşeron sisteminin kadın işçiler üzerinde kurduğu bu sosyolojik baskı, çalışma koşullarının ağırlaştırılması ve yasal hakların fiilen kullandırılmaması sonucunu doğurabilmektedir. Örneğin, ev ve aile içi sorumlulukları ile iş hayatı arasında sıkışan kadınlar, işlerini kaybetme korkusuyla esnek çalışma biçimlerine ve uzun mesailere itiraz edemez hale gelmektedir. Kayıt dışı veya güvencesiz çalışmanın, alt işveren sisteminde özellikle kadın işçiler üzerinde yoğunlaşması, sosyal güvenlik haklarının da zedelenmesi anlamına gelmektedir. İş mevzuatının ayrımcılık yasağını düzenleyen hükümleri uyarınca, iş ilişkisinde cinsiyet, medeni hal veya ailevi yükümlülükler nedeniyle doğrudan veya dolaylı farklı işlem yapılması hukuka aykırıdır. Ancak yoğun hizmet üretilen alanlarda, kadınların annelik ve ailevi yükümlülükleri üzerinden yaratılan çaresizlik hissi, onları yasal haklarını aramaktan alıkoyan bir unsura dönüşebilmektedir. Bu sindirme politikasının mahkemeler önünde tartışılması durumunda, işverenin gözetme borcuna aykırılığı iddiaları gündeme gelebilmekte ve yargılamalarda işçi lehine yorum ilkesinin devreye girmesi kuvvetle muhtemel olmaktadır.

Güvencesizlik Olgusu ve Eşit İşlem Borcuna Aykırılık Halleri

Güvencesizlik, taşeron işçiliğinin adeta ayrılmaz bir parçası olarak karşımıza çıkmakta olup; zamansal, örgütsel, ekonomik ve sosyal boyutlarıyla işçinin tüm çalışma yaşamını etkisi altına almaktadır. Alt işveren sisteminde çalışan işçiler, asıl işveren konumundaki kurum ile şirket arasındaki sözleşmelerin geçiciliği nedeniyle sürekli bir istihdam belirsizliği altında çalışmakta, bu durum onların asgari çalışma standartlarından taviz vermelerine yol açabilmektedir. Veriler, işverenin belirsizliğinin ve iş sözleşmelerinin süreklilik arz etmemesinin, çalışanlarda derin bir kaygı ve tükenmişlik hissi yarattığını ortaya koymaktadır. Hukuki açıdan yaklaşıldığında, işçinin sürekli bir fesih endişesi altında tutulması ve güvencesizlik psikolojisiyle yasal haklarını aramasının engellenmesi, yasal emredici normların amacına aykırılık teşkil edebilir. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) prensiplerine göre güvencesiz istihdamın temel belirleyicilerinden olan sosyal korumaya erişim zorluğu ve düşük ücretler, taşeron işçilerin en temel yasal standartlardan dahi mahrum kalabildiğini göstermektedir. Bu bağlamda güvencesizlik, sadece psikolojik ve sosyolojik bir sorun değil, aynı zamanda çalışma hakkının özüne temas eden hukuki bir tartışma konusudur.

Bu güvencesizlik ortamının yarattığı en büyük hukuki problemlerden biri de, aynı işyerinde çalışan farklı statüdeki işçiler arasında yaratılan hiyerarşik ve dışlayıcı uygulamalardır. Örneğin, aynı sağlık tesisinde benzer nitelikte işi yapan kadrolu personel ile taşeron şirket işçileri arasında ücret, dinlenme alanları, yemekhaneler ve sosyal haklar bakımından derin uçurumlar gözlemlenebilmektedir. Alt işveren işçilerinin kendilerine ayrılan izbe depolarda veya şantiye yemekhanesi olarak adlandırılan alanlarda dinlenmeye ve yemek yemeye sevk edilmeleri, insan onuruna yaraşır çalışma koşulları ilkesiyle bağdaşmamaktadır. Mevzuatımızda son derece net bir biçimde düzenlenen eşit işlem borcu, işverenin haklı ve objektif bir neden olmaksızın aynı işyerindeki işçiler arasında farklı işlem yapmasını kesin olarak yasaklamaktadır. Aynı mekânı paylaşan, aynı hizmet üretim sürecine katılan çalışanların salt istihdam türleri farklı diye temel sosyal olanaklardan mahrum bırakılması, işverenin eşit davranma yükümlülüğünün somut bir ihlalini oluşturabilir. Bu tür ötekileştirici kurumsal uygulamalar, yasal süreçlerde işçi lehine ayrımcılık tazminatı taleplerine güçlü bir zemin hazırlayabilmektedir.

Çalışma Koşullarında Eşitsizlik ve Yasal Hakların İhlali

Eşitsizliğin en somut örnekleri, çalışma saatleri, analık izinleri ve ekonomik yan hakların kullandırılması süreçlerinde su yüzüne çıkmaktadır. Aynı kurumda mesai yapan kadrolu işçilerin mesaisi belirli standart saatler arasında planlanırken, taşeron işçilerin sabahın karanlığında oldukça erken saatlerde işe başlatılıp çok daha geç saatlere kadar çalıştırılmaları ve dinlenme molalarının yasaya aykırı şekilde kısıtlı tutulması ciddi bir hukuki çelişkidir. Kadın işçilerin analık hallerine ilişkin haklarında yaratılan eşitsizlikler ise durumun vahametini artırmaktadır. Kadrolu bir çalışan annelik sürecinde uzun süreli ücretsiz izin gibi çeşitli yasal esnekliklerden sınırsızca faydalanabilirken, taşeron sisteminde çalışan bir kadının kısa süreli yasal doğum izninin ardından derhal gece vardiyalarına ve ağır koşullara döndürülmesi kanunların koruyucu mantığına ters düşmektedir. Çalışan annelere evrensel hukukla tanınan yasal hakların, işgücü statüsü bahane edilerek daraltılması, kadınların ağır psikolojik çöküntüler yaşamasına ve iş-yaşam dengelerinin tamamen bozulmasına neden olmaktadır.

Bu sistematik eşitsizlikler, ekonomik boyutta da işçinin sırtında ağır bir yüke dönüşmektedir. Asgari ücret bandında çalıştırılan taşeron işçilerin, fazlasıyla artan iş yükü altında ezilmelerine rağmen kadrolu personelle aralarında oluşan büyük ücret farkları, eşit değerde işe eşit ücret prensibinin doğrudan ihlali niteliğindedir. Dahası, periyodik sağlık kontrolleri gibi yasal olarak doğrudan işverenin üstlenmesi gereken iş sağlığı ve güvenliği maliyetlerinin, katkı payı kılıfı altında işçinin cebinden karşılanmaya zorlanması kabul edilemez bir uygulamadır. Yargıtay'ın yerleşik içtihatları doğrultusunda, asıl işveren konumundaki kurum ile alt işveren şirket, işçinin mevzuattan doğan tüm haklarından, ödenmeyen ücretlerinden ve sosyal haklarından müteselsilen sorumludur. Taşeron işçinin maruz kaldığı bu haksızlıkları ve eksik yatan ekonomik haklarını yasal yollarla talep etmesi durumunda, her iki idari ve hukuki yapıyı da taraf olarak gösterme hakkı yasal bir teminat altındadır.

Sendikal Hak İhlalleri ve Örgütlenme Özgürlüğünün Engellenmesi

Çalışma ilişkilerinde güvencesizliğin ve eşitsizliğin kalıcı hale gelmesinin en temel nedenlerinden biri de taşeron işçilerin örgütlenme özgürlüklerinin fiilen kullanılamaz hale getirilmesidir. Araştırmalar ve sahadaki veriler, taşeron işçilerin yaklaşık %65,6'sının sendika üyesi olmadığını ve geri kalan kesimin ise sürekli bir baskı hissettiğini doğrulamaktadır. İşçiler, herhangi bir sendikaya üye olmaları halinde anında işten çıkarılacakları, yerlerinin değiştirileceği veya üzerlerindeki kurumsal baskının daha da artacağı korkusuyla anayasal bir hak olan sendikalaşma haklarından feragat etmeye itilmektedir. İşverenin veya işveren vekillerinin, sendikal faaliyetleri engellemek amacıyla iş sözleşmelerinin esnekliğini bir tehdit aracı olarak kullanması, ilgili yasaların ve anayasanın açık bir ihlalidir. Taşeron sisteminin doğası gereği kurgulanan bu hiyerarşik yapı, işçi sınıfının yasal dayanışmasını kırmakta, işçileri güvensizleştirerek kolektif hak arama yollarını tıkamakta ve sömürüye zemin hazırlamaktadır.

Hukuk sistemimiz, işçilerin sendikal nedenlerle ayrımcılığa uğramasını ve iş güvencelerinin zedelenmesini son derece ağır yaptırımlara bağlamıştır. İşçinin bir sendikaya üye olması, sendikal faaliyetlere katılması veya sendika temsilciliği yapması nedeniyle işveren tarafından dışlanması, baskıya maruz bırakılması veya iş sözleşmesinin haksız yere feshedilmesi durumunda sendikal tazminat müessesesi gündeme gelir. İlgili yasal düzenlemeler uyarınca işveren, işçiyi sırf sendikal örgütlenmeye dahil olduğu için fiilen veya hukuken cezalandırırsa, işçinin en az bir yıllık ücreti tutarında ağır bir tazminatla yükümlü kılınabilir. Asıl işveren ile alt işveren ilişkisinin kurulduğu karmaşık kurumsal yapılarda, asıl işveren dahi alt işverenin işçiye uyguladığı bu tip sendikal ayrımcılıklardan ve doğacak tazminatlardan alt işverenle birlikte müştereken sorumlu tutulabilmektedir. İşçilerin anayasal haklarından vazgeçmeleri yerine, bu kanuni güvencelere dayanarak hak arama süreçlerini işletmeleri, hukuki olarak korunmalarının ve çalışma barışının tesis edilmesinin en birincil şartıdır.

Taşeron İşçilerin Hukuki Süreçleri ve Tazminat Hakları

Alt işveren bünyesinde çalışan işçilerin maruz kaldığı bu çok boyutlu eşitsizlik, ayrımcılık ve yasal hak ihlalleri karşısında bütünüyle savunmasız oldukları düşünülemez. İş Kanunu, çalışma koşullarında işçi aleyhine esaslı değişiklik yapılan, eşit işlem borcuna aykırı davranılan, ücretleri veya yan hakları eksik ödenen veyahut anayasal hakları engellenen işçiye haklı fesih imkânı sunmaktadır. Haklı nedenle iş sözleşmesini fesheden taşeron işçi; yasal şartları oluşmuşsa kıdem tazminatı başta olmak üzere, ödenmemiş fazla mesai, ulusal bayram ve genel tatil alacakları, kullandırılmamış yıllık izin ücretleri ve eşit işlem borcuna aykırılık tazminatını asıl işveren ve alt işverenden talep edebilir. Özellikle kadın çalışanların iş ve aile yaşamlarını sürdürülemez duruma getiren yasa dışı uzun mesailer ve rızaya aykırı tek taraflı vardiya değişiklikleri, mahkemeler nezdinde haklı fesih nedeni olarak kabul görebilmektedir. İşverenler, ekonomik üstünlüklerini kötüye kullanarak işçiyi istifaya zorlayamaz veya yasal haklarını talep etmesini engelleyemez.

Bu tip yasal uyuşmazlıklarda mahkemeler önündeki en kritik viraj, iddia edilen eşitsizliklerin, fazla çalışmaların ve yasal hak ihlallerinin usulüne uygun şekilde ispatlanmasıdır. Taşeron işçiler, işyerinde tutulan fiziki veya dijital çalışma çizelgeleri, mesai listeleri, kurum içi yazışmalar ve özellikle kendileriyle aynı mağduriyeti paylaşan veya sürece yakından tanıklık eden iş arkadaşlarının şahitlikleri ile bu ihlalleri yargı mercileri önünde kanıtlayabilmektedirler. Mevzuatımız, zayıf konumda olan işçinin bu ağır ispat yükü altında ezilmemesi amacıyla, olayların olağan akışı içinde ayrımcılığın ve eşitsizliğin güçlü bir emare olarak ortaya konmasını değerlendirmekte ve duruma göre ispat külfetinin yer değiştirmesine olanak tanımaktadır. Taşeron sisteminin doğurduğu yapısal güvencesizlik algısı, yasal hakların fiilen kullanılamayacağı yanılgısını yaratsa da, yetkin ve kararlı bir hukuki adım ile işçilerin maruz kaldığı mağduriyetlerin giderilmesi ihtimal dahilindedir. Unutulmamalıdır ki, yasa koyucu asıl işveren ile alt işveren arasında kurulan ilişkinin salt işçi haklarını bertaraf etmek amacıyla kullanılmasını engellemek için güçlü yasal koruma kalkanları inşa etmiştir.