Anasayfa Makaleler İş Hukukunda Psikolojik Taciz ve Gözetme Borcu

Makale

İşyerinde psikolojik taciz (mobbing), çalışanların temel haklarını ihlal eden ve işverenin güvenli çalışma ortamı sağlama yükümlülüğünü doğrudan ilgilendiren hukuki bir sorundur. Bu makalede mobbingin tanımı, yatay ve dikey türleri ile işverenin anayasal ve uluslararası normlar çerçevesindeki gözetme borcu incelenmektedir.

İş Hukukunda Psikolojik Taciz ve Gözetme Borcu

Mobbing, modern iş dünyasında çalışanların onurunu ve mesleki itibarını doğrudan hedef alan, örgüt içi dengeleri bozan ve yasal hakları zedeleyen karmaşık bir olgudur. İş hukuku disiplini açısından değerlendirildiğinde, bu kavramın yalnızca sosyolojik bir sapma olmadığı; aynı zamanda işçi ile işveren arasındaki sözleşmesel ilişkinin temel dinamiklerini sarsan ciddi bir hukuki ihlal olduğu görülmektedir. Çalışma hayatında bireylerin maruz kaldığı düşmanca ve etik dışı iletişim biçimleri olarak tanımlanan bu eylemler, işverenin işçiyi koruma yükümlülükleri ile doğrudan temas etmektedir. Bir hukuk bürosu perspektifinden bakıldığında, söz konusu ihlallerin önlenmesi salt ahlaki bir beklenti değil, yasal düzenlemelerle güvence altına alınmış mutlak bir zorunluluktur. İşverenler, kurumlarını yönetirken çalışanların anayasal güvence altındaki temel çalışma haklarına saygı göstermek zorundadır. Bu yazıda, bahsi geçen dışlayıcı ve yıpratıcı eylemlerin hukuki tanımı, örgüt hiyerarşisine göre ortaya çıkış biçimleri ve işletme yönetiminin önleyici tedbirler bağlamındaki yasal sorumlulukları detaylıca ele alınmaktadır.

İş Hukuku Bağlamında Mobbingin Kavramsal Tanımı

Uluslararası literatürde "mobbing", "bullying" veya "işyeri terörü" gibi çeşitli terimlerle ifade edilen psikolojik yıldırma kavramı, ilk olarak 1980'lerde Leymann tarafından çalışma hayatına uyarlanmıştır. Leymann bu eylemleri, bir veya birden fazla kişinin hedef seçtikleri bir çalışana karşı düşmanca ve etik dışı bir şekilde yönelttikleri saldırılar olarak tanımlar. İş hukukunda psikolojik taciz, çalışanın kişilik haklarına yönelik haksız bir müdahale olarak kabul edilmekte ve işyerindeki huzuru ortadan kaldıran temel bir yasal ihlal olarak değerlendirilmektedir. Bu ihlaller silsilesi, kişinin mesleki itibarının zedelenmesine, iş çevresinde aşağılanmasına ve nihayetinde çalışma ortamından tamamen dışlanmasına yol açan etik dışı uygulamalardan oluşur. Hukuki açıdan değerlendirildiğinde, işgöreni bilinçli bir şekilde bezdirip örgüt dışına itmeye yönelik bu tür yönelimler, insan onuruyla bağdaşmayan ve çalışma barışını tehdit eden ağır bir mesleki suistimal niteliği taşımaktadır.

Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) standartlarına göre ise bu kavram, belirli bir bireyi veya grubu sabote etmek amacıyla, intikam ve kin duygularıyla beslenen zalimce, kötü niyetli ve aşağılayıcı davranış biçimleri bütünü şeklinde net biçimde çerçevelenmiştir. Burada hukuki anlamda altı çizilmesi gereken en önemli husus, eylemin sıradan bir işyeri uyuşmazlığından ayrılan karakteristik özellikleridir. İşyerindeki olağan çatışmalar genellikle işin nasıl yapılacağına, verimliliğe veya yöntemlere dair teknik görüş ayrılıklarından doğarken ve doğrudan kişinin şahsını hedef almazken; mobbing bütünüyle mağdurun kurumsal varlığına, statüsüne ve özdeğerine yönelmektedir. Dolayısıyla, taraflar arasında işin yürütümüne dair yaşanan her teknik tartışma hukuken psikolojik yıldırma olarak nitelendirilemez. Hukuki analiz yapılırken bu ince çizginin, yani saldırının doğrudan kişinin mesleki onurunu ve varlığını hedef alan yönünün tespit edilmesi, işçi ve işveren uyuşmazlıklarının adil bir biçimde çözülmesinde kritik bir eşiktir.

Hiyerarşik Yapı Çerçevesinde Psikolojik Taciz Türleri

İşyerinde gerçekleştirilen psikolojik şiddet eylemleri, fail ile mağdur arasındaki hiyerarşik konuma ve örgüt yapısına göre farklı hukuki görünümler altında sınıflandırılmaktadır. Kurum içindeki rekabetin, stres faktörlerinin ve adam kayırma (nepotizm) gibi hukuka aykırı uygulamaların yaygınlığı, bu eylemlerin farklı yönlerde ortaya çıkmasına zemin hazırlar. En sık karşılaşılan türlerden biri, hiyerarşik olarak eşit statüde bulunan çalışanların birbirlerine uyguladıkları fonksiyonel, diğer adıyla yatay mobbing türüdür. Yatay yıldırma eylemlerinin varlığını tespit etmek yöneticiler açısından zaman zaman güç olabilir; zira failler gerçekleştirdikleri haksız fiilleri genellikle şaka veya çalışma arkadaşlığı sınırları içindeki aşırı samimiyet gibi maskeler ardına gizleyerek meşrulaştırmaya çalışırlar. Temelinde iş arkadaşları arası kıskançlık, çekememezlik, terfi rekabeti veya farklılıklara karşı tahammülsüzlük yatan bu tür, özellikle çalışkan bir işgörenin, performansı daha düşük olan mevkidaşları tarafından asılsız söylentilerle ve kurumsal dedikodularla izole edilmesi şeklinde kendisini gösterir.

Bir diğer yaygın ve kurumsal otoriteyi derinden sarsan tür ise, üst konumdaki yöneticilerin veya amirlerin kendilerine bağlı astlarına karşı gerçekleştirdikleri yukarıdan aşağıya doğru, yani dikey mobbing eylemleridir. Yönetim hakkını açıkça kötüye kullanan bu failler, konumlarının sağladığı yaptırım gücünü adeta bir ceza mekanizması olarak kullanarak astlarının açıklarını arar, onların iş tanımları dışındaki işleri yükler ve disiplin kurallarını haksız yere işleterek onları cezalandırırlar. Hukuki bağlamda işverenin ve vekillerinin yönetim hakkı hiçbir zaman mutlak, sınırsız ve keyfi değildir; her zaman objektif, adil ve çalışanın onurunu zedelemeyecek hukuki sınırlar içinde kullanılmalıdır. Dikey tacizin temelinde genellikle liyakatsiz bir yöneticinin kendi mevkisini kaybetme korkusu, kurum içi başarısızlıkların sorumluluğunu astlarına yükleme çabası veya farklı siyasi, inançsal görüşlere sahip olmanın getirdiği yasadışı ayrımcılık güdüleri yatmaktadır. Bu eylemler doğrudan asıl işverenin sorumluluğuna da etki eder.

Öte yandan, çalışma hayatında daha nadir rastlanan ancak tespit edildiğinde örgüt işleyişine en az diğerleri kadar ciddi zararlar veren bir başka tür de aşağıdan yukarıya doğru uygulanan dışlama eylemleridir. Bu atipik senaryoda astlar, özellikle kuruma yeni katılan, dönüşüm hedefleyen veya henüz kendi meşru otoritesini tam olarak tesis edememiş bir yöneticiye karşı birleşerek kolektif bir kurumsal direniş sergilerler. Astların işin yürütümünü kasten yavaşlatması, takım çalışmasını bilinçli olarak sabote etmesi, üst yönetim kademelerine karşı kendi yöneticileri hakkında yanıltıcı geri bildirimlerde bulunmaları veya şirketin gizli kalması gereken kurumsal bilgilerini yetkisiz kişilere sızdırmaları bu ihlal kapsamında değerlendirilir. İşten atılma kaygısı gibi ekonomik endişeler sebebiyle bu tür aşağıdan yukarıya saldırılara daha nadir rastlansa da, gerçekleştiği kurumlarda işletmenin hiyerarşik otoritesini zayıflattığı, iş barışını bozduğu ve sözleşmesel sadakat yükümlülüğünü tamamen ihlal ettiği açıktır.

Psikolojik Şiddete Zemin Hazırlayan Örgütsel Nedenler

İşyerinde bu tür hukuka aykırı tutumların ortaya çıkması, yalnızca faillerin bireysel ve bencil karakter özelliklerinden değil, ağırlıklı olarak işletme yönetiminin hatalı kurgulanmasından ve örgütsel iklimin yapısal zafiyetlerinden beslenmektedir. Hukuki açıdan işletmenin gözetim sorumluluğunu doğrudan tehlikeye atan en önemli faktörlerden biri, sadece finansal karlılığı ve hedefleri insan onurunun önünde tutan aşırı rekabetçi, katı işletme politikalarıdır. Yöneticilerin kendi astları ile arasına kalın, geçilmez setler çektiği, liyakatin, şeffaflığın ve çift yönlü iletişimin işlemediği baskıcı bir çalışma ortamında, aslında olağan sayılabilecek küçük çaplı iş uyuşmazlıklarının dahi hızla büyüyerek kurumsal bir taciz döngüsüne dönüşmesi kaçınılmaz hale gelir. Çalışma hayatında stresi, hiyerarşik korkuyu ve ölçüsüz rekabeti körükleyerek daha fazla kurumsal verim elde edileceğini öngören bu türden köhneleşmiş yönetim yaklaşımları, esasen temel hakları ihlal eden fiillerin kök salmasına uygun zemini yaratmaktadır. Özellikle ekonomik çalkantı dönemlerinde, işsiz kalma korkusunun liyakatsiz yöneticiler tarafından kurumsal bir tehdit aracına dönüştürülmesi bu ihlalleri besler.

Bunun yanı sıra, insan kaynakları birimlerinin işlevsiz bırakılması ve personel istihdam süreçlerinde kurumun kültürel ve etik değerlerine uyum sağlayamayacak agresif karakterli profillerin tercih edilmesi de söz konusu kurumsal riskleri olağanüstü derecede artırmaktadır. Gerçekleştirilen araştırmalarda ve hukuki vakalarda sıkça rastlandığı üzere, şirket içi etkin şikayet mekanizmalarının bulunmadığı, adam kayırmacılığın sessizce onaylandığı ve bariz haksızlıkların kurumsal bir refleks olarak tolere edildiği yapılarda, failler eylemlerinin yasal bir yaptırımla karşılaşmayacağından emin biçimde hareket etmektedirler. Örgüt kültürünün veya zımni kurum kurallarının, çalışanın kişiliğini ezen ve onu aşağılayan uygulamaları adeta "işin doğası" gibi normal karşılaması, iş hukukunun en temel direği olan işçiyi koruma yükümlülüğüne tümüyle aykırı, yasadışı bir durumu ifade eder. Görev ve yetki sınırları çizilmeyen çalışanlar ile, işletme içinde kendilerini her türlü denetimden azade ve sınırsız bir özgürlüğe sahip zanneden lider figürleri, şirketi mali ve hukuki açıdan devasa bir risk havuzuna sürükler.

Hukuki Bağlamda İşverenin Koruma ve Gözetme Borcu

İş akdinin ve iş hukukunun doğası gereği, işverenin işçiye karşı yalnızca kararlaştırılan ücreti tam ve zamanında ödeme borcu bulunmamaktadır; bununla birlikte, çalışanın bedensel ve ruhsal sağlığını korumaya, ona insani şartlar sunmaya yönelik mutlak bir gözetme borcu da esastır. Çalışanların mesaisini geçirdiği işyerlerinin, onlar üzerinde fiziksel veya psikolojik herhangi bir ağır tahribata yol açmayacak, huzurlu ve güvenli iş ortamı şeklinde organize edilmesi hukuki ve yasal bir zorunluluktur. Her ne kadar mevcut Türk Ceza Kanunu'muzun metninde doğrudan doğruya yabancı dilden geçme "mobbing" ibaresiyle ihdas edilmiş bağımsız bir suç maddesi bulunmasa da, iş hukuku mevzuatımızda çalışanın kişiliğini, şerefini ve çalışma özgürlüğünü koruma altına alan son derece güçlü normlar ve içtihatlar mevcuttur. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 49. ve 50. maddeleri, çalışma hakkı kavramını mutlak bir anayasal güvence altına almakta ve hiçbir bireyin yaşına, cinsiyetine ve fiziksel/ruhsal kapasitesine uygun olmayan elverişsiz şartlarda çalıştırılamayacağını kesin bir dille hükme bağlamaktadır.

Uluslararası hukuk bağlamında konu incelendiğinde, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin "bütün insanların eşit doğduğu, eşit yaşama hakkına ve değerlere sahip olduğu" yönündeki temel evrensel ilkesi, işyerindeki her türlü onur kırıcı ve eşitsiz muamelenin temelden yasaklandığının en büyük göstergesidir. Konuya daha spesifik, detaylı ve bağlayıcı bir çerçeve çizen Uluslararası Çalışma Örgütü'nün (ILO) 190 sayılı Çalışma Yaşamında Şiddet ve Tacizin Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Sözleşmesi, sözleşmeye taraf devletlere ve iş dünyasındaki tüm işverenlere tartışılmaz yasal mükellefiyetler getirmektedir. Bu önemli sözleşmenin emredici hükümleri uyarınca işverenler; şiddet ve tacizi kesin sınırlarla yasaklayan yazılı şirket politikaları oluşturmak, bu eylemleri kaynağında önleyici kurumsal stratejiler geliştirmek, olası şikayetleri tarafsızca izleyecek ve neticelendirecek denetim mekanizmaları kurmak mecburiyetindedir. Bir işverenin veya onun vekillerinin, kurum içi onur kırıcı çatışmalara sessiz kalması, göz yumması yahut faillerle işbirliği içinde konumlanması, sadece etik veya yönetsel bir hata değil, ulusal mevzuatın ve uluslararası bağlayıcı normların son derece açık, ağır bir ihlali anlamını taşır.

İşyerinde sağlıklı, verimli ve hukuka uygun bir çalışma ortamı tesis edebilmek için işverenin alması zorunlu olan yapısal ve proaktif önlemler geniş bir yelpazeye yayılmaktadır. Modern, denetlenebilir ve hukuka saygılı bir işletme yönetiminde, belirli yöneticilerin ellerindeki yetkileri liyakatsizce, keyfi ve sınırsız bir biçimde kullanmalarının önüne geçecek şeffaf sistemler kurulmalı; kurumdaki her bir çalışanın görev tanımı önceden net olarak çizilmeli ve ortaya çıkabilecek disiplin süreçleri tamamen kişisellikten uzak, objektif ve önceden belirlenmiş adil kriterlere bağlanmalıdır. Çalışanların kuruma dahil edildiği işe alım süreçlerinde adaya sadece teknik bir kaynak olarak bakılmamalı, onun kurum kültürüne, takım çalışmasına ve etik değerlere uygunluğu da titizlikle değerlendirilmelidir. Olası bir taciz veya dışlama vakasında yönetimin sessizliği seçerek kasten pasif kalması, faillerin o otorite boşluğundan fütursuzca yararlanmasına zemin hazırladığı gibi, işverenin gözetme yükümlülüğünü ihlalden doğan hukuki sorumluluğunu da en üst seviyeye çıkaracaktır.

Kurumsal Politikalarda Önleyici Mekanizmaların Hukuki Önemi

İşletmelerde baş gösteren psikolojik yıldırma vakalarıyla etkin ve meşru bir mücadele yürütülebilmesi için, yalnızca saldırıya uğrayan mağdurun kendi sınırları içinde bireysel bir direniş ve savunma geliştirmesi asla yeterli kabul edilemez; bununla beraber kurumsal, idari ve yönetimsel seviyede oldukça aktif, şeffaf ve engelleyici nitelikte adımların atılması ertelenemez bir yasal gerekliliktir. Bilgi akışının kesintisiz ve dürüst olduğu, yatay ve dikey iletişim ağlarının güvenle işlediği, kurum içi adaletin tavizsiz biçimde sağlandığı ve tüm çalışanların kendi iş süreçleriyle ilgili alınacak kararlara katılımının samimiyetle teşvik edildiği çağdaş vizyonlu işletmelerde, bu türden yıkıcı ve dışlayıcı eylemlerin var olma ihtimali çok büyük ölçüde ortadan kalkmaktadır. İşletmenin tepe yönetiminin ve insan kaynakları profesyonellerinin, çalışanlardan gelen her türlü uyarı ve şikayeti büyük bir ciddiyetle ele alıp incelemesi, potansiyel çatışma iklimini henüz kriz aşamasına gelmeden sezinleyip adil ve proaktif çözümler geliştirmesi, ileride yaşanması muhtemel telafisi güç yasal ihtilafların doğmasını engelleyecek en temel savunma hattıdır.

Sonuç ve özet olarak ifade etmek gerekirse, çalışma hakkına yönelik saldırıların ve sözleşmesel ihlallerin belki de en sinsi, en zor tespit edilen ancak yıkıcılık potansiyeli en yüksek formlarından biri olan bu dışlama ve yıldırma pratikleri, bireylerin ruhsal bütünlüğünü onarılamaz biçimde zedelediği gibi, şirketlerin hukuki, kurumsal ve ekonomik yapılarını da temelden sarsmaktadır. Günümüz piyasa şartlarında bir ticari işletmenin istikrarlı, sürdürülebilir ve sağlıklı bir büyüme elde edebilmesi ve aynı zamanda yıkıcı yasal yaptırımlardan, ağır davalardan kendini koruyabilmesi için, kurum içindeki tüm organizasyonel süreçlerini hakkaniyete, dürüstlük kuralına ve pozitif mevzuata tam uyumlu bir biçimde yapılandırması elzemdir. İşveren konumundaki tüzel veya gerçek kişilerin, istihdam ettikleri çalışanlara anayasal haklarla donatılmış saygın bireyler olarak yaklaşması; çalışma alanında karşılıklı saygıyı, fırsat eşitliğini ve mesleki onuru temel alan bağlayıcı kurum içi kurallar silsilesini ayrımsız bir şekilde hayata geçirmesi gerekmektedir. İş hukukunun korumayı taahhüt ettiği bu temel insan haklarının işletme duvarları içinde somut biçimde yeşertilmesi, yalnızca olası yasal denetimlerde veya mahkeme salonlarında mecburen başvurulacak birer hukuki savunma aracı değil, aynı zamanda çağdaş ve adil günlük çalışma hayatının vazgeçilemez, kalıcı bir standardı olmak zorundadır.