Makale
Bu makale, Covid-19 pandemisinin ve örgütsel iş sağlığı uygulamalarının işyeri hekimlerinin iyilik hali üzerindeki etkilerini hukuki bir perspektifle incelemektedir. İşverenin gözetme borcu, çalışma koşullarının düzenlenmesi ve hekim bağımsızlığı çerçevesinde, pandeminin getirdiği riskler ve örgütsel zorluklar iş hukuku bağlamında analiz edilmektedir.
Covid-19 ve Örgütsel İş Sağlığı Uygulamalarının Hekim İyilik Haline Hukuki Yansımaları
İş hukuku disiplini içerisinde işçi ve işveren ilişkilerini düzenleyen en temel ve mutlak prensiplerden biri, şüphesiz ki işverenin işçiyi gözetme borcudur. Bu geniş kapsamlı yükümlülük, çalışma ortamında yer alan tüm fiziksel, biyolojik ve psikososyal risklerin tespit edilerek minimize edilmesini ve çalışanın her türlü bedensel, ruhsal ve sosyal bütünlüğünün korunmasını kati bir biçimde emreder. Covid-19 pandemisi gibi tüm dünyayı derinden sarsan, çalışma alışkanlıklarını kökünden değiştiren kriz dönemleri, bu hukuki yükümlülüğün pratik sahada ne kadar büyük bir öneme sahip olduğunu bir kez daha gözler önüne sermiştir. Özellikle bu krizin yönetiminde sahada en ön safta yer alan, stratejik bir danışman ve koruyucu sağlık uygulayıcısı olarak görev yapan işyeri hekimleri, sürecin getirdiği olağanüstü iş yükü, ağır stres ve doğrudan bulaş riski ile baş başa kalmışlardır. Yapılan bilimsel araştırmalar, sağlık hizmetleri alanında görev icra eden hekimlerin yüksek oranlarda profesyonel tükenmişlik yaşamasının yalnızca bireylerin stres yönetimiyle ilgili bir sorun olmadığını, aksine yetersiz örgütsel destek ve sistemsel eksikliklerden kaynaklandığını açıkça göstermektedir. İş sağlığı uygulamalarının hukuki standartlara uygun ve tam kapsamlı bir şekilde yürütülmesi, kriz dönemlerinde çalışanların sadece fiziksel iyilik halini değil, ruhsal ve sosyal refahını da yasal bir güvence altına almaktadır. Bu kritik noktada, örgütsel müdahalelerin ve yönetimsel yaklaşımların işyeri hekimlerinin genel sağlık durumu üzerindeki doğrudan etkileri, mevcut iş sağlığı mevzuatımız ve olası uyuşmazlıklardaki ispat yükü dinamikleri çerçevesinde çok boyutlu, derinlemesine bir hukuki değerlendirmeyi zorunlu kılmaktadır.
Pandemi Döneminde İşverenin Gözetme Borcu ve Hekimlerin Artan Yükü
Covid-19 pandemisi, çalışma hayatında daha önce benzeri görülmemiş düzeyde fiziksel ve biyolojik tehlikelerin çok acil bir biçimde yönetilmesini gerektiren, son derece ağır bir kriz dönemi olarak tarihe geçmiştir. Bu sancılı dönemde işyeri hekimleri, filyasyon ve temaslı izleme, detaylı risk değerlendirmesi yapma, hijyen denetimleri ve sonrasında aşılama gibi hayati öneme sahip kritik görevleri bizzat üstlenerek işyerlerindeki güvenlik kalkanının ve sürdürülebilirliğin en önemli parçası olmuşlardır. Hukuki ve yargısal açıdan konuya yaklaşıldığında, işverenin çalışanı tehlikelere karşı koruma ve çalışma ortamını güvenli kılma yükümlülüğü bu süreçte en üst yasal seviyeye çıkmıştır. İş sağlığı ve güvenliği mevzuatında hakim olan temel ilkelere göre, işverenin sadece bir tehlikeyi tespit etmesi veya uyarılarda bulunması yeterli görülmez; aynı zamanda o tehlikeyi kaynağında yok edecek, bulaş riskini durduracak tüm örgütsel ve teknik düzenlemeleri yapması yasal bir zorunluluktur. Ancak sahadan elde edilen güncel verilere göre, pandemi döneminde hayata geçirilmesi planlanan ek önlemlerin dikkate değer bir kısmının, çalışanların kurallara uyumsuzluğu veya işveren tarafından gerekli ve yeterli maddi kaynağın aktarılamaması gibi yönetsel nedenlerle tam anlamıyla uygulanamadığı saptanmıştır. İşverenin yönetim hakkını kullanarak iş sağlığı ve güvenliği önlemlerini sadece tavsiye niteliğinde kâğıt üzerinde bırakmaması, aksine bunların kesintisiz denetimini ve gerekli durumlarda disiplin yaptırımını da bizzat sağlaması kanuni bir mükellefiyettir.
Pandemi koşullarının ağırlığı altında, görev başındaki işyeri hekimlerinin neredeyse yarısına yakınının bizzat Covid-19 hastalığına yakalanmış olması, bu meslek grubunun ne derece yüksek ve doğrudan bir mesleki risk altında görev ifa ettiğini somut bir şekilde teyit etmektedir. Çağdaş iş hukuku prensipleri bağlamında, hekimlerin olağanüstü salgın koşullarında dahi kendilerini ve işlerini ciddi tehlikede hissetmeleri, çalışma koşullarının güvenliğinden haklı nedenlerle şüphe duymaları, doğrudan doğruya işverenin gözetme borcu ihlalinin açık bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Pandemi sürecinde bazı işyerlerinde, hayati önem taşıyan koruyucu donanım eksikliklerinin yaşanması, uzaktan çalışma altyapısının kurulamaması veya artan iş yüküne rağmen ek sağlık personeli istihdam edilmemesi gibi örgütsel yetersizlikler, ileride doğabilecek hukuki uyuşmazlıklarda işverenin aleyhine ağır bir kusur tablosu çizebilecektir. En temel iş sağlığı ve güvenliği profesyonelinin dahi yeterli donanım ve önlemlerle desteklenmediği bir çalışma ortamında, sıradan bir çalışanın olası bir hastalık veya meslek hastalığı iddiasında bulunması halinde illiyet bağının (nedensellik bağının) kurulması ve işverenin kusurunun yargı önünde ispatı çok daha belirgin hale gelecektir. Dolayısıyla, salgın gibi kriz dönemlerinde örgütsel iş sağlığı hizmetlerinin işveren tarafından eksiksiz olarak finanse edilmesi ve desteklenmesi, yasal sorumlulukların asgari düzeye indirilmesi adına kritik bir hukuki zorunluluktur.
Örgütsel Müdahalelerin Hekimlerin İyilik Hali Üzerindeki Rolü
İş hayatının yoğun temposu içerisinde ortaya çıkan ruhsal tükenmişlik ve stres kavramları, geçmişte genellikle çalışanın bireysel başa çıkma kapasitesinin veya psikolojik dayanıklılığının zayıflığı olarak algılanma eğilimindeydi. Ancak günümüzde elde edilen örgütsel iş sağlığı verileri ve modern iş hukuku doktrini, bu tür derin sorunların temelinde hatalı iş organizasyonlarının ve yönetimsel faktörlerin yattığını kesin bir dille işaret etmektedir. Nitekim bilimsel çalışmalar, iyi planlanmış, tam zamanlı desteklenen ve kapsamlı bir işyeri sağlığı geliştirme programının, organizasyonel düzeydeki koruyucu müdahalelerin, çalışan sağlığı üzerinde bireysel çabalardan çok daha köklü ve olumlu bir etki yarattığını bilimsel olarak ortaya koymaktadır. Hukuki açıdan değerlendirildiğinde, bir işyerinde kronikleşen ve yaygınlaşan bir stres veya tükenmişlik sendromu, çalışma şartlarının orantısız ağırlığına ve işverenin gerekli örgütsel düzenlemeleri yapmaktan ısrarla kaçınmasına rahatlıkla bağlanabilir. Özellikle acil durumlar veya artan iş yükü gerekçe gösterilerek düzenli olarak mesai dışı serbest zamanlarda dahi telefon veya e-posta yoluyla çalışmak zorunda bırakılan, yasal dinlenme sürelerini tam olarak kullanamayan hekimlerde ruhsal sağlık risklerinin ciddi oranlarda arttığı görülmektedir. Bu şekilde iş-yaşam dengesinin bozulmasına ve anayasal temeli olan dinlenme hakkının ihlal edilmesine göz yumulması, çalışana sağlanan güvencelerin zedelenmesi anlamına gelir ve iş hukukunda haklı nedenle fesih davalarında veya tazminat taleplerinde çalışanın en güçlü yasal dayanaklarından birini oluşturur.
Diğer taraftan, bir çalışma ortamının ergonomik tasarımından fiziksel konforuna, iş içi açık iletişim mekanizmalarından yönetim kademelerinin destekleyici tutumuna kadar pek çok unsur örgütsel sağlığın yasal olarak da gözetilmesi gereken ayrılmaz birer parçasıdır. Yalnızca bireylerin sağlık verilerine odaklanarak sistemi göz ardı eden yaklaşımlar, iş sağlığı uygulamalarını başarısızlığa mahkûm eder. Yapılan anket ve araştırmalarda, işyeri hekimlerinin iş tanımlarını yerine getirirken işveren tarafından uygun ve konforlu poliklinik alanlarının tahsis edilmemesi veya yetersiz araç-gereçle hizmet vermeye zorlanmaları, hem hizmetin kalitesini düşürmekte hem de hekimin mesleki saygınlığını ve psikolojik iyilik halini doğrudan olumsuz etkilemektedir. İş mevzuatına göre, sağlık ve güvenlik hizmetinin yürütülebilmesi için uygun yer, araç, gereç ve her türlü fiziki imkânın sağlanması tamamen işverenin mutlak sorumluluğundadır. Kanunun bu açık emrine aykırı davranılması, bir kaza anında ya da sağlık ihlalinde işvereni hukuken savunmasız bırakır. Zira iş güvenliği uzmanları veya işyeri hekimleri, kendi sağlıkları ve güvenlikleri tehdit altında iken veya gerekli asgari fiziksel donanımlardan yoksun çalışırken, kurumun genel işçi sağlığını koruma görevini tam ve eksiksiz olarak ifa edemezler.
Kaza Değerlendirmeleri ve Kurul Çalışmalarının Hukuki İşlevi
Örgütsel iş sağlığı politikalarının ne derece etkin uygulandığını gösteren en temel mekanizmalardan biri de işyerlerinde meydana gelen kazaların ardından işletilen inceleme ve kurumsal iyileştirme süreçleridir. Bilimsel veriler, kaza değerlendirmelerinin ciddiyetle yapıldığı, alınan dersler ışığında fiili iyileştirme adımlarının atıldığı ve iş sağlığı ve güvenliği kurullarının yasanın öngördüğü şekilde düzenli ve eksiksiz olarak toplandığı işyerlerinde, işyeri hekimlerinin genel sağlık durumlarının belirgin biçimde daha iyi olduğunu saptamıştır. Bir iş kazası veya ramak kala olayının ardından, salt yasal bir formaliteyi yerine getirmek adına evrak düzenlemekle yetinilip kurumsal iyileştirme yatırımlarının yapılmaması, sadece idari bir ihlal değil, aynı zamanda işverenin yargı nezdindeki kusur sorumluluğu kapsamında değerlendirilecek çok ağır bir ihmalinin kanıtıdır. İleride yaşanabilecek muhtemel hukuki ihtilaflarda ve maddi manevi tazminat davalarında hakimler ve bilirkişiler, işverenin gerekli tedbirleri proaktif olarak alıp almadığını incelerken sadece kâğıt üzerindeki matbu risk değerlendirme raporlarına bakmazlar; bu tür kurulların işletilme biçimine, tutanaklara yansıyan sorunların çözümü için ayrılan bütçeye ve alınan fiili aksiyonlara odaklanırlar. Kurulların işlevsiz bırakılması, işverenin organizasyonel bağlamda hukuki yükümlülüklerini hiçe saydığı anlamına gelir.
İşyeri Hekiminin Mesleki Bağımsızlığı ve Ücret Politikalarının Etkileri
Hekimlerin görevlerini kanuna ve tıp ahlakına uygun olarak tam bir objektiflikle yerine getirebilmeleri için sahip olmaları gereken en temel hukuki zırh, şüphesiz ki mesleki bağımsızlıktır. Mevzuatımız, işyeri hekimlerinin işverene, idareye ve çalışanlara iş sağlığı tavsiyelerinde bulunurken hiçbir hiyerarşik veya maddi etki altında kalmamaları gerektiğini, görevlerini mesleğin gerektirdiği etik ilkelere ve mesleki bağımsızlığa bütünüyle sadık kalarak yürüteceklerini çok açık bir yasa hükmü olarak düzenlemiştir. Ancak Türkiye'deki saha uygulamalarına ve istihdam modellerine bakıldığında, hekimin maaşını denetlemek ve zaman zaman ikaz etmekle yükümlü olduğu işverenden doğrudan veya dolaylı olarak alması, bu bağımsızlık ilkesini temelden zedeleyebilecek nitelikte ciddi bir yapısal soruna işaret etmektedir. Çalışma verilerine göre işyeri hekimlerinin çok büyük bir kısmı, hak ediş ve ücretin işveren tarafından belirlenip ödenmesinin iş sağlığı uygulamalarının kalitesini ve tarafsızlığını olumsuz yönde etkilediği yönünde haklı bir kanaate sahiptir. Bağımsızlığın tam anlamıyla kurumsal güvence altına alınamadığı, iş sözleşmesinin feshine dair gizli bir baskının hissedildiği bir ortamda hekim, çalışan sağlığını açıkça tehdit eden üretim unsurlarını resmi defterlere raporlarken çekimser kalabilmektedir. Böylesi riskli bir durum, iş sağlığı hizmetlerinde zafiyete yol açarak, yaşanacak ölümlü bir iş kazası veya meslek hastalığı davasında hekimin de işveren ile birlikte olası bir müteselsil sorumluluk sarmalı ile karşı karşıya kalmasına neden olabilir.
İşyeri hekimlerinin profesyonel çalışma koşulları ve genel ruh sağlıkları, sadece idari bağımsızlık ile değil, aynı zamanda elde ettikleri ücret tatmini ve geleceğe dönük ekonomik güvenceleri ile de çok yakından ilişkilidir. Ücretin ve özlük haklarının, yasal sınırların yahut meslek odalarının her yıl detaylıca belirlediği asgari standartların çok altında kalması, hekimlerde derin bir iş tatminsizliğine, motivasyon kaybına ve sonuç olarak ruhsal tükenmişliğe yol açan başlıca yönetimsel etmenlerden birisidir. İlgili Borçlar ve İş Hukuku yasal düzenlemeleri genel hatlarıyla sözleşme serbestisini temel bir kural olarak alsa da, kamusal bir hizmet niteliği taşıyan hekimlik hizmetlerinin tabip odalarınca belirlenen asgari ücret sınırlarının işverenlerce gözetilmemesi, uzun vadede profesyonel dikkatin dağılmasına zemin hazırlamaktadır. Yargıtay'ın istikrar kazanmış içtihatlarında sıklıkla vurgulandığı üzere, çalışanın ücretinin eksik ödenmesi veya mesleki kıdemine, üstlendiği ağır sorumluluğa ve işin niteliğine hiç uygun olmayan ekonomik koşullarda çalışmaya zorlanması, çalışma barışını temelden bozan eylemlerdir. Bu bağlamda, işyeri hekimlerinin hem sözleşmesel mali haklarının hakkaniyete uygun korunması hem de ekonomik iyilik hallerinin tatmin edici düzeyde sağlanması, örgütsel iş sağlığının sürdürülebilirliği açısından işverenin en az iş güvenliği kadar kritik bir yasal yükümlülüğüdür.
Pandemi Sonrasında İş Sağlığı Yönetimi ve Geleceğe Yönelik Hukuki Tedbirler
Gelecekte yeniden yaşanabilecek olası salgınlar, doğal afetler veya benzeri büyük ölçekli ulusal kriz durumlarına karşı işyerlerinin örgütsel bağışıklığının şimdiden artırılması, potansiyel hukuki ihtilafların, idari para cezalarının ve yüklü maddi tazminat davalarının önüne geçilmesinde kilit bir rol oynamaktadır. Tüm dünyayı etkileyen pandemi döneminin çalışma hayatına sunduğu en hayati derslerden biri, kriz anlarında iş sağlığı ve koruyucu hekimlik hizmetlerinin salt asgari bir yasal zorunluluğu savuşturmak olarak değil, kurumun rekabet gücünü ve bizzat varlığını sürdürebilmesi için vazgeçilmez bir stratejik yönetim aracı olarak görülmesi gerekliliğidir. İşverenin, bu tür olağanüstü dönemlerde işyeri hekimini üst düzey karar alma mekanizmalarına daha fazla entegre etmesi ve sahada alınan önlemler konusunda hekimin bilimsel fikirlerini bizzat vakit kaybetmeksizin uygulamaya dökmesi, taraflar arasındaki hukuki sadakat borcu ve çalışanı gözetme yükümlülüğünün zaruri bir gereğidir. Kriz acil eylem planlarının çok önceden ciddiyetle yapılarak hazırda bekletilmesi ve hekimlerin risk analizlerinin bağlayıcı nitelikte kabul edilmesi, iş hukuku yargılamaları kapsamında işverenin kasıtsızlığını, iyi niyetini ve gerekli tedbirleri alma konusundaki şeffaf ciddiyetini ispatlar nitelikteki en somut kanıtlardır.
Sonuç itibarıyla, işyerlerinin sağlık kalkanını oluşturan işyeri hekimlerinin genel sağlık durumları, mental dayanıklılıkları ve iyilik halleri, şahsi bir mesele olmaktan çıkıp doğrudan doğruya işyerinde kurulan örgütsel yapının ve işveren tarafından yasalara uygun olarak sağlanan çalışma koşullarının bir aynası niteliğindedir. İş sözleşmesinde belirlenen çalışma saati dışındaki haksız iletişim baskıları, mesleki bağımsızlığı zedeleyen hiyerarşik veya ekonomik sorunlar, yetersiz ücret politikaları ve kriz dönemlerinin getirdiği desteksiz orantısız riskler, hekimlerin ruhsal refahını temelden sarsan ve hukuki yaptırımlar doğurabilecek ihlallerdir. Olası bir hukuki süreçte mahkemeler, işverenin işyerinde görevli sağlık profesyonellerini korumak için çağdaş, bilimsel ve örgütsel tüm önlemleri alıp almadığını objektif kriterlerle, titizlikle incelemektedir. İşverenlerin, iş sağlığı profesyonellerine sunulan hizmet altyapısını yalnızca şekli bir yasal mecburiyet olarak görmekten vazgeçip, tüm çalışanların uzun vadeli refahını hedefleyen proaktif bir hukuki sorumluluk olarak kalıcı şekilde benimsemesi, gelecekte ortaya çıkabilecek yıkıcı işveren sorumluluğu ve tazminat yükümlülüklerini bertaraf etmenin yegâne güvenli yoludur.