Makale
Denizcilik sektörü gibi erkek egemen iş kollarında kadın çalışanların maruz kaldığı cinsiyet temelli dışlama, hakaret ve dedikodu mekanizmaları, hukuki anlamda düşmanca çalışma ortamı yaratan ağır bir mobbing türüdür. Bu makale, psikolojik taciz eylemlerini iş hukuku perspektifiyle ve Yargıtay uygulamaları ışığında detaylıca incelemektedir.
Cinsiyet Temelli Dışlama ve Düşmanca Çalışma Ortamında Mobbing
İşyerinde psikolojik taciz, çalışma hayatında bireylerin onurunu zedeleyen, mesleki motivasyonlarını kıran ve istihdam ortamını her geçen gün daha da çekilmez hale getiren sistematik bir ihlal silsilesidir. Özellikle denizcilik sektörü gibi tarihsel ve kültürel olarak erkek egemenliğinin kodlandığı, fiziksel güce veya geleneksel rollere dayalı kapalı alanlarda, kadın çalışanlar cinsiyet temelli dışlama ve düşmanca çalışma ortamı yaratılması şeklinde çok daha ağır ihlallere maruz kalmaktadır,. Gemi gibi kapalı, izole ve sınırları kesin olarak çizilmiş bir mekanda, hiyerarşik yapının kötüye kullanılmasıyla ortaya çıkan hakaret, asılsız dedikodu, iftira ve sosyal izolasyon pratikleri, sadece sosyolojik veya psikolojik bir sorun çerçevesinde değerlendirilemez,. Bu ciddi sorun, doğrudan doğruya işverenin işçiyi koruma ve gözetme borcu kapsamında ele alınması gereken, çalışma hayatının temelini sarsan derin bir iş hukuku uyuşmazlığıdır. Bu tür yıkıcı ve onur kırıcı eylemler, mağdurun anayasal haklarını ve ruhsal bütünlüğünü ağır biçimde ihlal eder. İş hukuku bağlamında işçiye iş akdini haklı nedenle derhal feshetme, bununla bağlantılı olarak kıdem tazminatı ile birlikte yüksek tutarlarda maddi ve manevi tazminat talep etme hakkını mutlak surette doğurmaktadır.
Erkek Egemen Sektörlerde Cinsiyet Temelli Dışlama Pratikleri
Ataerkil normların güçlü bir şekilde hakim olduğu işkollarında, kadın çalışanlar öncelikle aldıkları zorlu eğitimleri, tecrübeleri veya mesleki yeterlilikleriyle değerlendirilmemektedir. Bunun tam aksine, sadece cinsiyetleri üzerinden yargılanmakta ve geleneksel "erkek alanına" sızmış, mevcut kapalı düzeni bozma potansiyeli taşıyan tehlikeli birer tehdit unsuru olarak algılanmaktadırlar,. Gemi gibi dış dünyadan tamamen kapalı ve izole bir mekanda, kadınların profesyonel varlığını yadırgayan ve onlarla aynı mesleki ortamı eşit ve adil koşullarda paylaşmayı kesinlikle reddeden köklü eril zihniyet, kadınları sosyal ortamlardan dışlayarak sistemli bir yalıtma yoluna gitmektedir,. Öğrencilik ve staj yıllarından itibaren amirler veya çalışma arkadaşları tarafından acımasızca sarf edilen ayrımcı söylemlerle filizlenen bu dışlama pratikleri, profesyonel hayatta kadınların zabitan salonu gibi dinlenme ve sosyalleşme alanlarından soyutlanmasıyla en üst noktaya ulaşmaktadır,. Hukuki düzlemde bu ağır dışlanma tablosu, sıradan bir nezaketsizlik değil, doğrudan doğruya işverenin eşit işlem borcu ilkesinin kasten ihlali niteliğindedir. İşverenin bu ayrımcı ve ötekileştirici muamelelere hiçbir önlem almadan göz yumması, mağdur üzerinde ağır bir psikolojik çöküntü yaratmayı hedefleyen kasıtlı bir yıldırma politikası olarak karşımıza çıkmaktadır.
Dışlama eylemleri, yalnızca fiziksel mekanların ve ortak dinlenme alanlarının kadınların kullanımına zımnen kapatılmasıyla sınırlı kalmayıp, işyerindeki iletişimin tamamen koparılması şeklinde de çok yıkıcı bir boyutta kendini göstermektedir. Erkek çalışanların kendi aralarında kurdukları sıkı homososyal gruplaşmalar ve yalnızca erkeklere açık olan kapalı iletişim ağları, kadınları bilerek ve isteyerek bu yapının dışında bırakmakta, onları mesleki bilgi akışından ve çalışma hayatının gerektirdiği işyeri dayanışmasından tamamen mahrum bırakmaktadır,. Somut olaylarda, çalışma arkadaşlarıyla iş odaklı iletişim kurmanın dahi yasaklanması veya asılsız bahaneler uydurularak kadının bir birey olarak tamamen görmezden gelinmesi, süreklilik arz eden sistematik bir psikolojik şiddet döngüsü yaratmaktadır. Kadın personelin selamının kasten alınmaması, sorduğu mesleki soruların yanıtsız bırakılması veya kendisine ortamda görünmez bir varlıkmış gibi muamele edilmesi, iş hukuku bağlamında çalışanın manevi varlığına ve mesleki onuruna yapılmış ağır bir saldırıdır. Yargıtay kararlarında istikrarlı bir biçimde vurgulandığı üzere, işçinin sosyal çevreden kasıtlı olarak izole edilmesi ve yok sayılması, psikolojik tacizin en net ve tartışmasız göstergelerindendir. İş yerinde kasten oluşturulan bu görünmez yalıtım duvarları, mağduru çaresiz bırakarak istifaya zorlamayı amaçlar.
Hakaret, İftira ve Dedikodu Yoluyla Düşmanca Ortam Yaratılması
Düşmanca ve çekilmez bir çalışma ortamının en sarsıcı, en onur kırıcı unsurlarından biri, kadın çalışanların doğrudan namus, ahlak ve şeref kavramları üzerinden üretilen son derece çirkin ve asılsız dedikoduların hedefi haline getirilmesidir. Dış dünyadan tamamen kopuk, kapalı bir çalışma alanı olan ve sosyal etkileşimin son derece sınırlı kaldığı gemi gibi izole mekanlarda, dedikodu ne yazık ki en yaygın sosyal aktivite halini almaktadır. Bu sağlıksız durum, genellikle doğrudan kadın personelin özel hayatını hedef alan acımasız iftiralara dönüşerek sistematik bir saldırı silahı olarak kullanılmaktadır,. Bir kadın çalışanın, mesai saatleri içerisinde sırf bir erkek meslektaşıyla aynı ortamda yemek yemesi veya sıradan bir profesyonel iletişim kurması dahi, anında çarpıtılarak cinsel içerikli söylentilerin malzemesi yapılabilmektedir. Bu tür onur kırıcı ve aşağılayıcı asılsız söylentiler, sıradan bir dedikodunun çok ötesine geçer. Mağdurun mesleki itibarını doğrudan zedelemeyi ve onu toplum önünde haksız yere küçük düşürerek işyerinden koparmayı amaçlayan çok tipik ve zalim bir mobbing silahıdır. Mahkemeler, asılsız iftiralarla yürütülen bu tip karakter suikastlerini, çalışanın manevi bütünlüğüne yapılmış telafisi güç hukuka aykırı ihlaller olarak görmektedir.
Sistematik bir hale gelen asılsız dedikoduların yanı sıra, kadın çalışanlara yönelik doğrudan sözlü hakaretler, kamuoyu önünde yapılan aşağılamalar ve son derece cinsiyetçi söylemler de düşmanca çalışma ortamının temelini oluşturan yıkıcı eylemlerdir. İşyerinde üst rütbedeki amirlerin veya hiyerarşik yetki sahibi çalışma arkadaşlarının, kadın personelin kıyafetini, jest ve mimiklerini, bedensel özelliklerini veya mesleki varlığını son derece kaba ve incitici bir dille sürekli eleştirmesi sık karşılaşılan ağır bir mobbing durumudur,. Bir amirin, yetkisini kötüye kullanarak kadın çalışana yönelik sarf ettiği "kadınlar gemide her zaman uğursuzluk getirir", "sizin yeriniz evinizdir" veya "sen ancak koca parası yemeyi bilirsin" şeklindeki ayrımcı söylemleri, anayasal eşitlik ilkesine aykırı düşen açık bir psikolojik şiddettir,,. İşyerinde amir ve otorite konumunda bulunan kişilerin bu tür cinsiyetçi ve tahkir edici ifadeleri adeta bir yıldırma silahı olarak kullanması, Yargıtay içtihatlarına göre psikolojik taciz iddiasını destekleyen en güçlü, en somut ve tartışmasız deliller arasında kabul edilmektedir. Bu zehirli ve düşmanca iletişim tarzı, mağdur çalışanda derin depresyon, kaygı bozukluğu ve işten soğuma gibi kalıcı psikolojik yıkımlara yol açar.
İtibar Suikastleri ve Psikolojik Yıkım
Yaratılan bu zehirli ve düşmanca ortamda kadın çalışanlar, adeta her an büyük bir hata yapmaları beklenen ve sürekli haksız bir gözetim altında tutulan "zayıf halkalar" olarak konumlandırılmaya çalışılmaktadır. Erkek meslektaşlarının görevleri sırasında yaptığı oldukça ağır operasyonel hatalar bile amirler tarafından kolaylıkla görmezden gelinirken, kadın çalışanların yaptığı en ufak ve önemsiz bir hata doğrudan cinsiyetlerine bağlanarak abartılır ve günlerce onur kırıcı bir eleştiri malzemesi yapılır,,. Bu son derece orantısız, adil olmayan ve çifte standartlı gözetim mekanizması, kadının üzerinde tahammül edilemez düzeyde bir psikolojik baskı kurmakta, her an diken üstünde, tedirgin ve korku içinde çalışmasına neden olmaktadır. Hukuk pratiğinde ve yargı kararlarında bu net çifte standart, işverenin eşit işlem ilkesinin ve ayrımcılık yasağının en belirgin ve somut ihlallerinden biri olarak nitelendirilmektedir. Kadına yönelik bu acımasız ve kusur arayan mercek, sadece iş performansını denetlemeyi değil, aksine sürekli psikolojik direnci kırarak çalışanı çaresizliğe sürüklemeyi ve istifaya zorlamayı hedefler. Dolayısıyla, amirler tarafından sergilenen bu sürekli ve kasıtlı açık arama durumu, mahkemelerce mobbing ve yıldırma kastının açık bir göstergesi olarak kesin biçimde tescillenmektedir.
Fiziki İzolasyon ve Kısıtlamaların Psikolojik Taciz Boyutu
İşyerindeki mobbing olgusu yalnızca sözlü hakaretler, psikolojik baskılar veya sosyal dedikodular üzerinden ilerlemez. Bu süreç, doğrudan doğruya fiziksel kısıtlamalar, bedensel hareket alanının daraltılması ve mekansal zorbalıklar yoluyla da son derece acımasızca icra edilmektedir. Gemi gibi zaten kapalı, sınırları belli ve hiyerarşinin son derece katı, adeta askeri bir disiplinle uygulandığı çalışma mekanlarında, amirlerin sahip oldukları idari otoriteyi tamamen kişisel tatminleri için kötüye kullanarak kadın çalışanların temel fiziksel özgürlüklerini kısıtlaması, hukuka mutlak surette aykırı ve ağır bir baskı mekanizmasıdır,. Somut bir yargı vakasına dönüşebilecek bir olayda, bir amirin tamamen haksız, keyfi ve kanun dışı bir şekilde ceza verme yetkisi varmış gibi hareket ederek kadın çalışanı günlerce kendi odasından çıkmamaya zorlaması ve onu bir koltukta oturmaya mahkum etmesi asla kabul edilemez. Bu derece ağır, ölçüsüz ve insan onuruyla temelden bağdaşmayan bir mobbing uygulaması, basit bir psikolojik tacizin çok ötesine geçerek hürriyeti tahdit ve işkence boyutuna ulaşan kriminal bir eylemdir. Bu tip çağdışı fiziksel yaptırım uygulamaları, çalışanın anayasal çalışma hürriyetini ve seyahat özgürlüğünü doğrudan ihlal eder ve çok ağır tazminat yükümlülüklerini doğurur.
Kadın çalışanların işyerinde sürekli olarak dışlanma, dedikodu malzemesi yapılma ve taciz korkusuyla kendilerini sosyal alanlardan tamamen çekerek adeta kendi dar kamaralarına hapsetmeleri, o işyerinde bilerek yaratılan zehirli ortamın pasif fakat son derece yıkıcı bir sonucudur,. Sürekli olarak gözetlenme, adaletsizce yargılanma ve itibar suikastine uğrama kaygısı taşıyan kadın çalışanlar, kendilerini bu psikolojik saldırılardan bir nebze olsun korumak adına mecburi bir agorafobik tutum geliştirmekte, ortak sosyalleşme alanlarını, yemekhaneleri veya dinlenme salonlarını kullanmaktan vazgeçmek zorunda bırakılmaktadırlar,. İş hukuku doktrininde, Yargıtay içtihatlarında ve modern çalışma standartlarında, bir işçinin işyerindeki ortak alanları diğer çalışanlarla eşit, güvenli, korkusuz ve huzurlu bir şekilde kullanamaması, işverenin temel yükümlülüklerinin çok ciddi bir ihlali olarak görülür. Sistematik bir korku, tedirginlik ve derinden hissedilen güvensizlik iklimi nedeniyle işçinin kendini bedenen izole etmek zorunda bırakılması, işverenin işçiyi koruma ve sağlığa uygun, barışçıl bir çalışma ortamı sağlama yükümlülüğünü çok ağır bir şekilde ihlal ettiğinin açık, inkar edilemez kanıtıdır. Bu karanlık ve adaletsiz tablo, planlı yıldırma politikasının doğrudan başarıya ulaştığını gösterir.
Hukuki Bağlamda İspat Yükü ve Tazminat Hakları
İşyerinde cinsiyet temelli dışlama, itibarsızlaştırma ve düşmanca çalışma ortamı yaratılmasına dair hukuki iddialarda karşılaşılan en büyük zorluk, kapalı kapılar ardında gerçekleşen bu sinsi ihlallerin ispatlanmasıdır. Kadın çalışanın uğradığı ağır hakareti veya arkasından kasıtlı olarak çevrilen dedikoduları bağımsız şahitlerle kanıtlaması, çalışma hayatının dinamikleri gereği fiilen imkansız hale gelmektedir,. Diğer personeller, kendi işlerini kaybetme korkusuyla tanıklık yapmaktan genellikle kaçınmaktadırlar. Ancak Yargıtay, güncel ve yerleşik içtihatlarında mobbing davalarında ispat yükü konusunda isabetli bir yaklaşım sergileyerek, mağdur işçi lehine esneklik tanıyan, hakkaniyete uygun bir "yaklaşık ispat" ilkesini benimsemiştir. Buna göre mağdur işçinin, kendisine yönelik sistematik bir dışlama mekanizması yaratıldığına dair tutarlı ve inandırıcı emareler (psikolojik kayıtlar, yazışmalar vs.) sunması yeterli bir başlangıç kabul edilmektedir. Bu karinenin oluşmasından sonra ispat yükü tamamen tersine döner ve artık işverenin psikolojik taciz durumunun yaşanmadığını hiçbir şüpheye yer bırakmayacak güçlü delillerle kanıtlaması şartı aranır,. Düşmanca ortama maruz bırakılan işçinin, İş Kanunu uyarınca derhal haklı fesih ile sözleşmeyi sonlandırma ve ayrılma hakkı mahfuzdur.
Sonuç itibarıyla, işyerinde cinsiyet temelli dışlama, asılsız dedikodularla kişisel itibarsızlaştırma ve sistematik hakaretler yoluyla düşmanca bir çalışma ortamı yaratılması, çalışma hukuku disiplini kapsamında karşılaşılabilecek en ağır, en tahrip edici psikolojik taciz biçimlerinden biridir. Özellikle dış dünyadan izole edilmiş, kapalı devre işleyen ve yoğun bir eril kültürün kemikleştiği denizcilik gibi sektörlerde kadınların maruz bırakıldığı bu acımasız pratikler, sadece sosyolojik veya kültürel birer sapma olarak hafifletilemez. Bunlar aynı zamanda işverenin hukuki ve mali sorumluluğunu doğrudan doğuran, çalışma barışını temelden sarsan ve insan onurunu ayaklar altına alan çok ciddi yasa ihlalleridir. Mağdur çalışanların, yaşam enerjilerini ve kariyer inançlarını emen bu dışlanma ve sindirme politikalarına karşı asla sessiz kalmayarak, anayasal güvence altındaki kişilik haklarını sonuna kadar cesaretle savunmaları büyük önem taşımaktadır. Hak arama hürriyetinin en etkin şekilde kullanılarak hukukun sunduğu güçlü koruma mekanizmalarının işletilmesi, zehirli mobbing eylemlerinin cezasız kalmasını kesinlikle önleyecektir. Adil, son derece güvenli, insan onuruna yakışır ve tam anlamıyla cinsiyet eşitliğine dayalı bir modern çalışma ortamı, yasal hakların korkusuzca talep edilmesiyle inşa edilecektir.