Makale
İş yerinde psikolojik taciz eylemlerinin bağımsız bir suç tipi olarak düzenlenmesi gerekliliği, ceza hukukunun temel ilkeleri ile karşılaştırmalı hukuk örnekleri ışığında ele alınmaktadır. Mevcut yaptırımların yetersiz kalması, suçta kanunilik ve belirlilik ilkeleri gereği caydırıcı yeni bir yasal düzenleme ihtiyacını ortaya koymaktadır.
Ceza Hukukunda Müstakil Mobbing Suçu ve İhtiyaçlar
İş hayatında sıklıkla karşılaşılan ve mağdurların psikolojik ile bedensel bütünlüklerini derinden sarsan psikolojik taciz, diğer bir deyişle mobbing, yalnızca özel hukukun değil, aynı zamanda kamu hukukunun da oldukça önemli bir meselesidir. Günümüzde çalışanların iş yerlerinde maruz kaldıkları bu tür eylemler, bireylerin onurunu ve çalışma hürriyetini doğrudan zedeleyen, uzun vadeli yıkıcı etkilere sahip olan ağır bir nitelik taşımaktadır. Ancak, bu tür karmaşık ve sistematik ihlallerin mevcut ceza kanunu sistematiği içerisinde her zaman tam ve isabetli bir karşılık bulamadığı görülmektedir. Tam da bu nedenle, söz konusu eylemlerin ceza hukuku bağlamında nasıl bir değerlendirmeye tabi tutulması gerektiği doktrinde yoğun bir biçimde tartışılmaktadır. Nitekim sistematik psikolojik şiddet eylemleri, doğrudan bağımsız bir suç tipi oluşturmadığında cezalandırılamama tehlikesiyle karşı karşıya kalabilmekte ve bu hukuki boşluk toplumdaki adalet duygusunu derinden zedelemektedir. Bu bağlamda mobbing olgusunun ayrı ve bağımsız bir suç tipi olarak kanunlarımızda yer alması gerektiği fikri, ceza hukukunun en temel prensipleri çerçevesinde ele alınmakta, karşılaştırmalı hukuk örneklerinden de ilham alınarak çözüm önerileri gündeme getirilmektedir.
Mobbingin Müstakil Bir Suç Olarak Düzenlenmesi Gerekliliği
Mobbing hareketlerinin bağımsız bir suç tipi olarak düzenlenmesinin gerekip gerekmediği hususu, Türk ceza hukuku öğretisinde farklı açılardan değerlendirilen ihtilaflı bir alandır. Öğretide bazı yazarlar, eylemlerin ayrı bir suç şeklinde düzenlenmesine gerek olmadığını savunmaktadır. Bu görüşte olan Erdem, Parlak ve Bilge gibi hukukçular, mobbing süreci içerisinde gerçekleştirilen davranışları cezalandırma noktasında mevcut ceza hukuku araçlarının hâlihazırda yeterli olduğunu ileri sürmektedirler. Onlara göre, psikolojik taciz sürecindeki eylemler zaten kasten yaralama, hakaret, tehdit, şantaj veya cinsel taciz gibi mevcut kanuni düzenlemelerdeki hükümler çerçevesinde cezalandırılabilmekte olup, bireysel nitelikli yararları koruyan neredeyse her suç mobbing sürecinde de işlenebilmektedir. Bu sebeple, mobbing teriminin hukuki bir kavramdan ziyade uygulamada karşılaşılan bir olguyu ifade ettiği, bu itibarla ayrıca yaptırım altına alınmasına lüzum bulunmadığı düşüncesi öne çıkmaktadır. Kısacası bu yaklaşım, ceza kanununun esnekliğinin ve mevcut hükümlerinin bu eylemlerle mücadelede yeterli bir koruma sağladığı inancına dayanmaktadır.
Diğer taraftan, öğretideki ağırlıklı görüş, mobbingin başlı başına farklı bir kavram olduğu ve mevcut düzenlemelerin yetersizliği nedeniyle müstakil bir suç tipinin kanunlaştırılması gerektiği yönündedir. Lokmanoğlu, Palabıyık ve İşoğlu gibi yazarlar, mobbing sürecinde yer alan birçok davranışın tek başına suç unsuru içermediğine dikkat çekmektedirler. Bu durum, psikolojik tacizin açık ve net bir şekilde suç hâline getirilmemesi sebebiyle faillerin sıklıkla cezasız kalması sonucunu doğurmaktadır. Ayrıca mobbingin mağdura, işletmeye ve genel olarak topluma verdiği ciddi zararlar göz önüne alındığında, özel bir yasal düzenlemenin yaratacağı caydırıcı etkiye kesinlikle ihtiyaç duyulmaktadır. Gerçekten de uygulamada, iş yerindeki psikolojik taciz çoğunlukla suç sayılan herhangi bir eylem icra edilmeksizin, zamana yayılan ince yöntemlerle gerçekleştirildiğinden, hem idari hem de cezai yaptırımların somut bir biçimde tanımlandığı ayrı bir düzenleme, hukuki korumanın temini açısından elzem görünmektedir.
Müstakil bir suç tipi oluşturulması fikrini destekleyen diğer araştırmacılar ise konuyu çalışma barışı ve adalet ilkeleri perspektifinden ele almaktadırlar. Cin ve Günbey, çalışanın iç dünyasını olumsuz etkileyen bu fiillerin bağımsız bir suç olarak düzenlenmesinin çalışma barışına büyük katkı sağlayacağını savunmaktadır. Kuzgun ve Taşkın da mobbingin sıklıkla hakaret veya tehdit gibi aşikâr suçlara dönüşmeden gerçekleştiğini vurgulayarak, caydırıcılık kazandırmak adına özel bir düzenlemeye ihtiyaç olduğunu dile getirmektedir. Benzer biçimde Ulusoy ve Kasapoğlu Turhan, kurumlarda farkındalık yaratılması ve sorunun önüne geçilmesi için mobbingin kanunda açıkça yer almasının zorunluluk olduğunu ifade etmektedirler. Hatta konuyla ilgili meclis komisyonu raporunda da mobbingi uygulayanlara ve buna göz yumanlara yönelik hapis ile para cezasını içeren özel bir yaptırımın kanunlaşması açıkça tavsiye edilmiştir. Tüm bu yaklaşımlar, mobbing ile etkin bir şekilde mücadele edebilmek için hukuki altyapının güçlendirilmesi gerektiğinde birleşmektedir.
Ceza Hukukunun Temel İlkeleri Bağlamında Suç Tipi İhdas Edilmesi
Bir eylemin suç sayılarak cezalandırılabilmesi için, anayasal güvence altına alınan suçta ve cezada kanunilik ilkesine harfiyen uyulması gerekmektedir. İlgili kanun maddelerinde açıkça suç sayılmayan bir fiilden dolayı kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. Bu ilkenin mobbing açısından en önemli sonucu, ceza tayini için bu eylemlerin sınırlarının net olarak çizilerek müstakil bir kanun maddesi hâline getirilmesi mecburiyetidir. Kanunilik ilkesinin doğal bir uzantısı olan belirlilik ilkesi de, suç teşkil eden fiillerin ve yaptırımların muğlak ifadeler barındırmadan, herkesin anlayabileceği açıklıkta olmasını zorunlu kılar. Mevcut kanun hükümlerinde psikolojik taciz kavramı tüm unsurlarıyla yer almadığından, yargı organlarının eylemleri zorlama yorumlar yoluyla cezalandırmaya çalışması hukuki güvenliğe aykırılık riski taşır. Bu sebeple, mobbing suç tipi oluşturulurken kullanılacak terimlerin belirsizlikten uzak formüle edilmesi, hâkimin takdir yetkisinin keyfiliğe yol açmayacak şekilde sınırlandırılması adil bir yargılama için büyük önem taşır.
Kanunilik ilkesiyle yakından bağlantılı olan kıyas yasağı da mobbing eylemlerinin mevcut suç tiplerine uyarlanması sürecinde karşılaşılan hukuki engellerden biridir. Kıyas yasağı, somut olaya doğrudan uygulanacak bir hüküm bulunmadığında, o eyleme benzeyen başka fiillerin düzenlendiği maddelerin emsal alınarak ceza verilmesini kesinlikle yasaklar. Kanunumuz, suç ve ceza içeren hükümlerin kıyasa yol açacak biçimde geniş yorumlanamayacağını kati bir dille hükme bağlamıştır. Günümüzde ayrı bir mobbing suçu olmadığı için, mobbing teşkil eden sistematik ancak tek başına suç olmayan eylemler, eziyet veya işkence gibi daha ağır suç tiplerinin içerisine sokulmaya çalışılarak cezalandırılma yoluna gidilebilmektedir. Hâlbuki bu tür uygulamalar, kanun koyucunun iradesine ve kıyas yasağının temel amacına ters düşme riski barındırır. Hakkaniyetli bir ceza adaleti sistemi için mobbing eylemlerinin zorlama yorumlara mahal bırakmadan müstakil bir suç tipi altında düzenlenmesi şarttır.
Ceza sorumluluğunun temel dayanağını oluşturan kusur prensibi ve bireylerin hukuki güvenliğini temin eden geçmişe yürüme yasağı da yeni bir suç tipi ihdas edilirken titizlikle ele alınması gereken normlardandır. Kusursuz ceza olmaz prensibine dayanan kusur değerlendirmesi, failin kast veya taksir derecesinde sorumluluğunun bulunmasını ve eylemi isnat yeteneğine sahipken gerçekleştirmesini şart koşar. Failin fiiliyle orantılı ceza almasını öngören bu kural gereği, sistematik psikolojik baskı sürecindeki her aktörün kastı ayrı ayrı tespit edilmelidir. Öte yandan, yeni bir mobbing suç tipi kanunlaştırılırsa, geçmişe yürüme yasağı gereğince, bu kanunun yürürlük tarihinden önce işlenen eylemler geriye dönük olarak yeni yasa çerçevesinde cezalandırılamayacaktır. Yeni yasanın yalnızca yürürlük tarihinden sonra gerçekleşen eylemlere uygulanabilmesi kuralı, süregelen mobbing vakalarında da eylemlerin sıklık ve süresinin tespiti bakımından kanunun yürürlük sonrasına tekabül eden kısmının dikkate alınmasını zorunlu kılmaktadır.
Karşılaştırmalı Hukukta Mobbing Benzeri Suç Düzenlemeleri
Mobbing kavramının çok disiplinli doğası ve uluslararası iş dünyasındaki yaygınlığı, farklı ülkelerin temel ceza kanunlarında mobbinge veya benzer psikolojik taciz eylemlerine bağımsız suç olarak yer vermelerine yol açmıştır. Yabancı sistemlere bakıldığında, Fransa ve Belçika gibi ülkelerin ceza mevzuatlarının bu konuda öncü ve yön gösterici adımlar attığı görülmektedir. Belçika Ceza Kanunu'nun 442a maddesinde taciz suçu düzenlenmiş olup, bir kimsenin huzurunu ciddi şekilde etkileyeceğini bilerek gerçekleştirilen sistematik veya yıkıcı davranışlar hapis ve para cezası ile yaptırıma bağlanmıştır. Keza Fransa Ceza Kanunu'nun 222-33-2 maddesi manevi taciz olgusunu doğrudan düzenlemiş, bir kimseyi haklarını ve onurunu ihlal edecek, sağlığını bozacak şekilde çalışma koşullarını kötüleştiren tekrarlanan eylemleri cezalandırmıştır. Fransa örneği, özellikle tekrarlılık unsurunun ve çalışma şartlarındaki haksız kötüleşmenin ceza hukuku bağlamında nasıl formüle edildiğini göstermesi açısından, olası kanunlaşma faaliyetlerine güçlü bir model sunmaktadır.
İspanya ve Brezilya ceza kanunlarında yer alan düzenlemeler de mobbing benzeri eylemlerin devamlı ve zarar verici doğasına odaklanan önemli yasal müeyyideler içermektedir. İspanya Ceza Kanunu'nun 173. maddesi işkence ve manevi bütünlüğe karşı suçlar başlığı altında, iş sözleşmesi veya kamu görevinden doğan üstünlük ilişkisini kötüye kullanarak, aşağılayıcı muamele düzeyine varmasa dahi tekrarlı düşmanca eylemlerle bir kimseyi ciddi düzeyde taciz eden failleri hapis cezasıyla cezalandırmaktadır. Brezilya mevzuatına baktığımızda ise oldukça güncel bir yaklaşımla, Ceza Kanunu'na 146-A maddesi ile "sistematik yıldırma" suçu dâhil edilerek zorbalık açıkça tanımlanmıştır. Bu yasa ile bir veya daha fazla kişinin, psikolojik veya fiziksel yollarla tekrarlı olarak bir kimseyi yıldırması doğrudan cezai müeyyide altına alınmıştır. Özellikle siber zorbalık eylemlerinin de bu madde kapsamında yer alması, günümüz koşullarında sanal ortamlardaki psikolojik tacizin ne denli çeşitlenebileceğini göstermesi bakımından ufuk açıcıdır.
Diğer bazı Avrupa devletlerinin temel ceza kanunları detaylı incelendiğinde de iş yerinde zorbalık veya psikolojik tacizi doğrudan cezalandıran amir hükümlerin varlığı güçlü bir şekilde göze çarpmaktadır. Hırvatistan Ceza Kanunu'nun 133. maddesi, doğrudan "İş Yerinde Zorbalık" başlığını taşıyarak, iş yerinde bir kimseye hakaret eden, aşağılayan veya taciz eden ve bu yolla mağdurun sağlığında bozulmaya neden olan failleri cezalandırmıştır. Benzer şekilde Slovenya Ceza Kanunu'nun 197. maddesinde de psikolojik şiddet ve ayrımcılık yoluyla iş yerinde bir çalışanı aşağılayan kişilerin hapisle cezalandırılacağı, eylemin çalışanın sağlığını bozması durumunda ise alınacak cezanın nitelikli hâl kapsamında artırılacağı kesin bir dille hükme bağlanmıştır. Monako ve San Marino gibi ülkelerin kanunlarında da manevi taciz ve eziyet niteliğindeki hareketler, mesleki geleceği tehlikeye atan ve psikolojik acı duymasına yol açan tekrarlı eylemler olarak ceza normlarına başarıyla dâhil edilmiştir. Bu uluslararası düzenlemelerin tümü, karşılaştırmalı hukuk sistemlerinde psiko-sosyal risklerin ceza hukuku vasıtasıyla engellenmesine yönelik evrensel bir eğilimi yansıtmaktadır.
Öğretideki Suç Tipi Taslakları ve Çözüm Önerileri
Türk ceza hukuku literatüründe, mobbingin müstakil bir suç tipi olarak Ceza Kanunu'na eklenmesi gerektiği görüşünü savunan akademisyenler, bu hukuki ihtiyacı somutlaştırmak adına çeşitli yasa metni taslakları geliştirmişlerdir. Öğretide Ulusoy, "Psikolojik Saldırı" adıyla kaleme aldığı taslağında, iş yerinde çalışanın her türlü kötü muamele ve sistematik davranışlarla manevi bütünlüğünün ihlal edilmesini doğrudan hapis ve para cezası öngörerek cezalandırmayı önermiştir. Yazarın taciz yerine saldırı kelimesini tercih etmesinin başlıca sebebi, kanunlardaki mevcut cinsel taciz suçundaki düşük ceza alt sınırlarının emsal alınmasının, psikolojik tacizin vahametini gölgeleyeceği endişesidir. Taslakta korunan hukuki değer; çalışanın ruh ve beden sağlığı, cebirden uzak çalışma hürriyeti ve iş sağlığı güvenliğidir. Ayrıca bu yıkıcı eylemleri durdurabilecek güce sahip olup sessiz kalanların dolaylı fail olarak, sürece destek verenlerin ise suça iştirak eden sıfatıyla sorumlu tutulmaları gerektiği de tasarının önemli yapıtaşlarından birini oluşturmaktadır.
Öte yandan, literatürde yazar tarafından "Bezdirme" başlığıyla, kanunumuzdaki eziyet suçundan hemen sonra yer alması kurgulanan 96/A maddesi önerisi geliştirilmiştir. Türk Dil Kurumu verilerine dayanılarak kavramın Türkçe tam karşılığı olan bezdirme kelimesi tercih edilmiş olup, taslakta; çalışanı itibarsızlaştıran, farklı koşullarda çalıştıran, iletişimi engelleyen veya sağlığının bozulmasına yol açan sistematik davranışlar yaptırıma bağlanmıştır. Tasarıya göre, bu özel suçun oluşması için failin gerçekleştirdiği münferit hareketlerin tek başına suç teşkil etmesi veya baştan sona hukuka aykırı olması kesinlikle şart değildir. Zira asıl cezalandırılmak istenen durum, o sıradan davranışların periyodik ve sistematik olarak bir araya geldiğinde mağdur üzerinde yarattığı yıkıcı haksızlıktır. Çalışanın işi bırakmak zorunda kalması veya iyileşmesi güç bir hastalığa yakalanması hâlleri ise ağırlaştırıcı neden olarak öngörülmüş ve cezanın bir kat artırılacağı hükme bağlanmıştır. Bu suç tipi tasarlanırken kanunumuzdaki ısrarlı takip suçunun sürekli ve tekrarlı yapısı titizlikle emsal alınmış, böylelikle ölçülülük ilkesine daha uygun, tatmin edici ve uygulanabilir bir hukuki çözüm geliştirilmeye gayret edilmiştir.
Doktrindeki bu farklı taslakların ve inovatif çözüm önerilerinin buluştuğu en temel ortak payda, mobbing olgusunun yalnızca eziyet, işkence veya hakaret gibi sınırları başka hukuki değerleri korumak için çizilmiş mevcut ceza normları içine sıkıştırılmaya çalışılmasının yarattığı adil olmayan sonuçların kalıcı olarak bertaraf edilmesidir. Çünkü mobbing adı verilen bu zorlu süreçte gerçekleştirilen günlük davranışların büyük bir çoğunluğu, tek başlarına ele alındıklarında hukuka aykırı dahi görünmeyen ancak stratejik ve sürekli olarak tekrarlandığında çalışanın onurunu, karar verme iradesini ve psikolojisini derinden ezen eylemlerden oluşmaktadır. Mevcut mekanizmada fail sadece somut olarak ispatlanabilen hakaret gibi anlık eylemlerinden dolayı hafif cezalar alırken, sürecin bir bütün olarak sistemli şekilde yaşattığı ağır manevi tahribat çoğu kez maalesef cezasız kalmaktadır. Oysa gerçek bir içtima değerlendirmesi yapılabilmesi ve eylemlerin oluşturduğu bütünsel haksızlığın cezalandırılabilmesi için bu süreci kapsayan müstakil bir norma katı surette ihtiyaç vardır.
Sonuç olarak, psikolojik taciz eylemlerinin günümüz iş dünyasında yarattığı derin ve travmatik mağduriyetler, meseleye yalnızca basit uyuşmazlıklar penceresinden değil, ceza hukukunun etkin koruması perspektifinden de müdahale edilmesini artık elzem kılmaktadır. Suçta kanunilik ve belirlilik gibi ceza hukukunun sarsılmaz prensipleri, yargı mensuplarının fiilleri mevcut suçlara sığdırmaya çalışırken zorlama kıyaslamalara başvurmadan, hukuki güvenliğe yaraşır, adil ve orantılı kararlar verebilmesi için bağımsız bir mobbing suç tipinin vakit kaybetmeksizin yasalaşmasını işaret etmektedir. İspanya, Fransa, Brezilya ve Hırvatistan gibi çeşitli hukuk sistemlerine sahip ülkelerin kanunlaştırma hareketleri, bu amaca ulaşmanın hukuki teknik açısından gayet mümkün ve başarılı olduğunu tüm netliğiyle kanıtlamaktadır. İş yerinde onurlu, huzurlu ve güvenli bir çalışma ortamının hukuken tesis edilmesi, mobbing uygulayan faillerin hak ettikleri net yaptırımlarla tereddütsüz karşılaşmaları ve mağdurların adalete erişimlerinin tam manasıyla sağlanması adına, öğretide büyük bir titizlikle hazırlanmış tasarılar ışığında yasal adımlar atılması, insan haklarına saygılı ve çağdaş bir hukuk devletinin ertelenemez sorumluluklarından biridir.