Anasayfa Emsal Kararlar Yargıtay 9. Hukuk Dairesi 2025/1363 E....

Emsal Karar

KurumYargıtay
Daire9. Hukuk Dairesi
Esas No2025/1363
Karar No2025/4013
Tarih05.05.2025

"İş sözleşmesi sona ermediği hâlde yıllık ücretli izin hakkının arabuluculuk anlaşma belgesi ile paraya tahvil edilmesinin mümkün olmadığı da açıktır."

"Yıllık ücretli izin hakkının anayasal vazgeçilemez bir dinlenme hakkı olması prensibinden hareket eden Yargıtay, işçi çalışmaya devam ederken bu hakkın fiilen kullandırılmak yerine arabulucu huzurunda paraya çevrilerek tasfiye edilmesini hukuka aykırı bulmaktadır. Bu içtihat sayesinde işverenlerin işçiye yasal iznini kullandırmak yerine düşük bedellerle bu hakkı arabuluculuk sistemi üzerinden kalıcı olarak satın alması engellenmiş, işçinin hem anayasal dinlenme hakkı hem de sözleşme sonunda birikecek gerçek izin ücreti alacağı koruma altına alınmıştır."

Av. Hanifi Bayrı

Yargıtay 9. Hukuk Dairesi 2025/1363 E. 2025/4013 K.

MAHKEMESİ: Konya Bölge Adliye Mahkemesi 8. Hukuk Dairesi

SAYISI: 2024/1789 E., 2024/4077 K.

İLK DERECE MAHKEMESİ: Karaman 1. İş Mahkemesi

SAYISI: 2023/351 E., 2024/475 K.

Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:

I. DAVA

Davacı vekili dava dilekçesinde; davacının 07.06.2016 tarihinden itibaren davalı işyerinde işçi olarak çalıştığını, son zamanlarda psikolojik taciz (mobbing) uygulandığını, fazla çalışmalara ve pazar mesailerine gelmediğinde baskı gördüğünü, davacının sürekli fazla çalıştığını, resmî tatillerde çalıştırıldığını, ücretlerinin tam verilmediğini, yıllık izinlerinin kullandırılmadığını, yıllık 270 saat üzerinde fazla çalışma uygulandığını, gerçek ücretinin Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) primlerine yansıtılmadığını, Covid-19 salgınına rağmen gerekli tedbirler alınmaksızın çalışmak zorunda bırakıldığını, sürekli olarak aynı işyerinde çalışmasına rağmen rızası ve bilgisi dışında giriş - çıkış yapıldığını, iş sözleşmesinin davalı işveren tarafından haklı neden bildirilmeksizin tek taraflı olarak feshedildiğini ileri sürerek kıdem ve ihbar tazminatı ile yıllık izin, fazla çalışma, ulusal bayram ve genel tatil, hafta tatili alacaklarının davalıdan tahsilini talep etmiştir.

II. CEVAP

Davalı vekili cevap dilekçesinde; davacının davalı şirkette 07.06.2016 tarihinden itibaren çalışmaları olduğunu, davacının iş sözleşmesini 04.03.2023 tarihinde vermiş olduğu istifa dilekçesi ile feshettiğini, kıdem tazminatına hak kazanamayacağını, herhangi bir hak ve alacağı bulunmadığını, tarafların 09.01.2019 tarihinde, 05.03.2020 tarihinde, 06.01.2022 tarihinde ve 17.01.2023 tarihinde arabuluculuk anlaşmasıyla anlaştıklarını, davacının anlaşmış olduğu konuları dava konusu yaptığını, anlaştıkları konuları tekrar dava konusu yapmasında hukuki yararı bulunmadığını, psikolojik taciz iddialarını kabul etmediklerini, davalı Şirkette yıllık 270 saati aşan fazla çalışma yapılmadığını, fazla çalışma yapılır ise bordroyla ödendiğini, haftada bir gün 24 saatten az olmamak üzere hafta tatili verildiğini, ulusal bayram ve genel tatil ile hafta tatillerinde çalışma yapılırsa ücretinin ödendiğini, yıllık izinlerinin kullandırıldığını, tanık dinlenecek ise davacı ile menfaat birliği içinde olan tanıkların beyanlarına itibar edilemeyeceğini, taleplerin zamanaşımına uğradığını savunarak davanın reddini istemiştir.

III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI

İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; işyeri sicil dosyasıyla sunulan ihtiyari arabuluculuk anlaşma belgelerinin incelemesinde taraflar arasında 09.01.2019 tarihinde, 05.03.2020 tarihinde, 06.01.2022 tarihinde ve 17.01.2023 tarihinde, taraflar arasında bu davada talep edilen tüm alacak kalemleri yönünden anlaşma yapıldığı, yapılan arabuluculuk anlaşma tutanaklarının geçersizliğine dair davacı tarafça herhangi bir delil ortaya konulmadığı, taraflar arasında imzalanan ihtiyari arabuluculuk anlaşma belgelerine göre davacının son çalışma dönemi olan 29.01.2023- 04.03.2023 tarihleri arasındaki dönem dışındaki tüm dönemlerin bu davada talep edilen alacaklar yönünden tasfiye edildiği, davacının son dönem çalışmasının davalı işverence feshedildiği iddia olunmuşsa da bu dönem yönünden davacıya ait istifa dilekçesinin bulunduğu ve iş sözleşmesinin işçi tarafından feshedildiği anlaşıldığından ihbar tazminatı talebinin de reddi gerektiği, davacının son çalışma dönemi dışındaki tüm dönemler taraflar arasındaki ihtiyari arabuluculuk anlaşması nedeniyle yıllık izin ücreti yönünden tasfiye edildiği,

SGK kayıtlarına göre dosya kapsamında dinlenen davacı tanıklarının davacıyla birlikte davalı işyerinde son çalışma döneminde çalışmaları olmadığı ve son çalışma dönemi için fazla çalışma, hafta tatili ile ulusal bayram ve genel tatil günlerinde çalışma olgusunun kanıtlanmadığı gerekçeleriyle davanın reddine karar verilmiştir.

IV. İSTİNAF

İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili tarafından istinaf başvurusunda bulunulması üzerine Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile başvurunun esastan reddine karar verilmiştir.

V. TEMYİZ

A. Temyiz Sebepleri

Davacı vekili temyiz dilekçesinde;

  1. Taraflar arasında düzenlenen ihtiyari arabuluculuk tutanaklarının davacının gerçek iradesini yansıtmadığını, çalışma ilişkisi devam ederken alındığını, hak edilen miktardan çok daha düşük miktarın ödendiğini bu nedenlerle geçersiz olduğunu,

  2. Davacının iş sözleşmesinin davalı tarafından haksız olarak fesh edildiği, istifa dilekçesi konusunda müvekkilinin beyanın alınmadığı, iddia edilen dilekçenin davacıya ait olmadığını,

  3. Fazla çalışma, hafta tatili ile ulusal bayram ve genel tatil ücreti ile yıllık izin alacaklarının reddinin hatalı olduğuğunu ileri sürmüştür.

B. Değerlendirme ve Gerekçe

Uyuşmazlık, taraflar arasındaki ihtiyari arabuluculuk belgelerinin geçerli olup olmadığı ile davacının dava konusu alacaklara hak kazanıp kazanmadığı hususlarına ilişkindir.

Ülkemizde hukuk uyuşmazlıklarında alternatif bir uyuşmazlık çözüm yöntemi olarak arabuluculuk, ilk defa 07.06.2012 tarihli ve 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu 6325 sayılı Kanun) ile kabul edilmiştir. Daha sonra başta 12.10.2017 tarihli ve 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu olmak üzere bazı kanunlarla arabuluculuk, dava şartı hâline getirilmiştir.

Arabuluculuk, 6325 sayılı Kanun'un 2/1-(b) hükmünde, "Sistematik teknikler uygulayarak, görüşmek ve müzakerelerde bulunmak amacıyla tarafları bir araya getiren, onların birbirlerini anlamalarını ve bu suretle çözümlerini kendilerinin üretmesini sağlamak için aralarında iletişim sürecinin kurulmasını gerçekleştiren, tarafların çözüm üretemediklerinin ortaya çıkması hâlinde çözüm önerisi de getirebilen, uzmanlık eğitimi almış olan tarafsız ve bağımsız bir üçüncü kişinin katılımıyla ve ihtiyarî olarak yürütülen uyuşmazlık çözüm yöntemini..." olarak tanımlanmıştır. Uyuşmazlık ise tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri çıkar aykırılığından doğan ve özel hukuktan kaynaklanan her türlü anlaşmazlıktır.

Arabuluculuk süreci sonunda düzenlenen anlaşma belgesi maddi hukuka ilişkin bir borçlar hukuku sözleşmesidir (Asiye.., B......, “İş Uyuşmazlıklarına İlişkin İbra Hükmü İçeren Arabuluculuk Anlaşma Belgesinin Arabuluculuğa Elverişlilik Bakımından Değerlendirilmesi”, Çalışma ve Toplum, 2018/3, s. 1497;..., "Arabuluculuk Anlaşma Belgesinin Borçlar Hukuku Açısından Değerlendirilmesi", Uyuşmazlık Mahkemesi Dergisi, Y.9, S.11, Aralık 2021, s.66-67;....., “Arabuluculuk Faaliyeti Sonucunda Anlaşılan Hususlarda Dava Açma Yasağı ve Sonuçları”, DEÜHFD, C.20, S.2, s.16). Söz konusu belgede taraflar dışındaki bir üçüncü kişinin imzasının bulunması ve hatta bu belgenin mahkemece şerh verilebilir nitelikte olması, belgenin maddi hukuk sözleşmesi olma özelliğini ortadan kaldırmaz. Tarafların ehliyeti, sözleşmenin konusunun emredici hukuk kurallarına, kamu düzenine, genel ahlâka, kişilik haklarına aykırı olmaması, irade beyanlarının sağlıklı olması gibi diğer tüm sözleşmeler bakımından aranan geçerlilik şartlarının, arabuluculuk sonunda düzenlenen anlaşma belgesi bakımından da aranması, bu durumun bir sonucudur (...., "Arabuluculuk Faaliyeti Sonunda Varılan Anlaşmanın Hukuki Niteliği",.. Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2019/1, 344).

Öğretide de arabuluculuk anlaşma belgesi, arabuluculuk faaliyeti sonucunda uyuşmazlığın taraflarınca varılan anlaşmanın yazılı hâle getirildiği, taraflar (ya da yasal veya iradi temsilcileri) ve arabulucu tarafından imzalanması sonucunda tamamlanan bir sözleşme olarak tanımlanmaktadır.

Borçlar hukuku sözleşmesi olan arabuluculuk anlaşma belgesinde bulunması gereken esaslı unsurlardan ilki, bu anlaşmaya arabuluculuk faaliyeti sonucunda ulaşılmış olmasıdır (Badur, s. 59). Tarafların kendi aralarında gerçekleşen bir müzakere veya görüşme sonucunda anlaşmaya varılması üzerine anlaşma belgesinin arabulucu tarafından imzalanması hâlinde kanuna uygun bir arabuluculuk faaliyetinden söz edilemez. Keza arabuluculuk faaliyeti sürecin başından sonuna kadar bizzat arabulucu tarafından yürütülmelidir. Anlaşmanın arabuluculuk faaliyeti sonucunda gerçekleşmiş olması, tek bir aşamayı değil arabulucuya başvuru ve arabulucunun seçiminden faaliyetin sona ermesine kadarki tüm süreci ifade eder. Arabuluculuk faaliyetinin kanuna uygunluğu, sürecin tamamında mevcut olmalıdır. Kanuna uygun biçimde yürütülen arabuluculuk faaliyetinin sonucunda düzenlenen anlaşma belgesinin varlığı hâlinde ilk koşul gerçekleşmiş kabul edilmelidir. İşçinin arabuluculuk faaliyetinin hiç gerçekleşmediği veya usulüne uygun olarak gerçekleştirilmediği yönündeki iddiası, bu ilke ve esaslar ile birlikte somut olayın özellikleri dikkate alınarak titizlikle araştırılmalıdır. Arabuluculuk faaliyetinin kanuna uygun olarak yürütülmediği sonucuna varıldığı takdirde arabuluculuk faaliyeti sonucunda gerçekleşen bir anlaşmadan söz edilemez. Bu hâlde anlaşma belgesinin iptaline karar verilmelidir.

Arabuluculuk faaliyeti sonucunda düzenlenen anlaşma belgesinin ikinci esaslı unsuru tarafların anlaşmasıdır. 6325 sayılı Kanun'un 18/1 hükmüne göre arabuluculuk faaliyeti sonunda varılan anlaşmanın kapsamı taraflarca belirlenir; anlaşma belgesi düzenlenmesi hâlinde bu belge taraflar ve arabulucu tarafından imzalanır. Kanun'un 17/2 hükmünde ise arabuluculuk faaliyeti sonunda tarafların anlaştıkları, anlaşamadıkları veya arabuluculuk faaliyetinin nasıl sonuçlandığının bir tutanak ile belgelendirileceği ifade edilmiştir.

Tarafların hangi konularda, hangi ölçüde ve koşulda anlaştıklarının anlaşma belgesinden veya son tutanaktan tespit edilebilmesi gerekir. Aksi takdirde 6325 sayılı Kanun'un 18/4 hükmünün uygulanabilir olması mümkün değildir. Söz konusu hükümde, kanunlarda icra edilebilirlik şerhi alınmasının zorunlu kılındığı hâller hariç, taraflar ve avukatları ile arabulucunun birlikte imzaladıkları anlaşma belgesinin, icra edilebilirlik şerhi aranmaksızın ilâm niteliğinde belge olduğu ifade edilmektedir. Aynı maddenin beşinci fıkrasında arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılması hâlinde, üzerinde anlaşılan hususlar hakkında taraflarca dava açılamayacağı vurgulanmıştır.

Her iki düzenleme, arabuluculuk faaliyeti sonucunda varılan anlaşmanın asgari unsurlarının tespit edilebilir olmasını zorunlu kılmaktadır. 6325 sayılı Kanun'un 18. maddesinin gerekçesinde de "... arabulucu tarafından düzenlenecek ve taraflar ve varsa temsilcileri veya avukatları tarafından imzalanacak anlaşma tutanağında 'anlaşılan hususların' net bir şekilde ortaya konulmasında zorunluluk bulunmaktadır." denilerek anlaşmanın açık ve net olması gerekliliği vurgulanmıştır.

Bu bakımdan anlaşılan hususlarda dava açılamayacağına ilişkin kural, mahkemeye erişim hakkını sınırlayıcı bir düzenleme olduğundan, dar yorumlanmalıdır. Anlaşma belgesinden, anlaşılan hususların açık ve net bir şekilde belirlenememesi hâlinde, arabuluculuk faaliyetinin anlaşma ile sona ermediği kabul edilmelidir.

Belirtmek gerekir ki maddi hukuk sözleşmesi olan arabuluculuk anlaşma belgesinin geçerliliği için uyuşmazlığın taraflarının uyuşmazlığın çözümüne dair karşılıklı ve birbirlerine uygun irade beyanlarının buluşması ve bu anlaşmayı yazılı bir hâle getirme yönündeki karşılıklı istekleri gerekir. Şüphesiz karşılıklı irade beyanlarının uyuşmazlığın tamamını kapsaması zorunlu değildir (Badur, s. 59). Kıdem tazminatı ve ihbar tazminatının uyuşmazlık konusu olduğu bir durumda, sadece kıdem tazminatının konu edildiği bir anlaşma belgesi düzenlenebilir. Arabuluculuk faaliyeti sonunda elde edilen ilâm niteliğindeki anlaşma belgesi maddi anlamda kesin hüküm olmadığından, tarafların kesin hükümsüzlük, aşırı yararlanma, yanılma, aldatma, korkutma, sahtelik iddiası gibi hâllerde anlaşma belgesinin geçersizliğini ileri sürmesi mümkündür (Akkan, s. 22-23). İrade fesadı iddiasıyla arabuluculuk anlaşma belgesinin iptalinin talep edilmesi hâlinde, yanılma ve aldatmanın öğrenildiği, korkutmanın ortadan kalktığı tarihten itibaren bir yıl içinde iptal iradesinin ileri sürülmesi gerektiği gözden kaçırılmamalıdır.

Anlaşma belgesinin geçerliliği bakımından gerçekleşmesi gereken üçüncü ve son koşul şekildir. Arabuluculuk sonucunda varılan anlaşmanın geçerliliği, anlaşma belgesinin düzenlenmesi hâlinde imza dışında herhangi bir şekil kuralına tâbi kılınmamıştır. Bununla birlikte varılan anlaşmanın, arabuluculuk anlaşma belgesi olarak nitelenebilmesi için, 6325 sayılı Kanun'da belirtilen şekil kuralına uyulması gereklidir. Buna göre arabuluculuk sonucunda ortaya çıkan anlaşma tutanağında (belgesinde), arabulucunun ve tarafların imzasının bulunması zorunludur. Arabulucunun imzasının bulunmadığı tutanak, arabuluculuk anlaşma tutanağı değil ancak taraflar arasında genel hükümlere göre düzenlenmiş bir adi yazılı sözleşme niteliğinde olacaktır. Böyle bir anlaşma belgesi, icra edilebilirlik şerhi verilmesine konu edilemez (Hıdır Kırkıcı, “İş Uyuşmazlıklarında Dava Şartı Arabuluculuk ve Arabuluculuk Tutanakları", İzmir Barosu Dergisi, Mayıs 2020, 309). Dairemize intikal eden dosyalardan, taraflar arasında henüz bir uyuşmazlık bulunmamasına rağmen, işverence başlatılan arabuluculuk süreci sonunda anlaşma belgesi düzenlenmesi şeklinde bir uygulamaya sıklıkla başvurulduğu anlaşılmaktadır. 6325 sayılı Kanun'un 1. maddesinde arabuluculuğun hukuk uyuşmazlıklarının çözümünde uygulanacak bir çözüm yolu olduğu hüküm altına alınmıştır. Bu nedenle öncelikle taraflar arasında bir hukuk uyuşmazlığının varlığı, arabuluculuğun ön koşuludur. Ortada somut bir uyuşmazlık bulunmadığı hâlde ihtiyari arabuluculuk yoluyla düzenlenen son tutanağın veya anlaşma belgesinin, 6325 sayılı Kanun'un 18/5 hükmünde öngörülen bir belge anlamında değerlendirilmesi mümkün değildir.

Taraflar arasında 6325 sayılı Kanun'un 18/5 hükmü kapsamında bir anlaşmanın varlığından söz edebilmek için ise öncelikle bir uyuşmazlığın ortaya çıkmış olması ve bundan sonra arabulucuya başvurulmuş olması gerekmektedir. Burada sözü edilen uyuşmazlıktan anlaşılması gereken, 6325 sayılı Kanun'un 1/2 hükmünde de ifade edildiği üzere tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri iş veya işlemlerden doğan özel hukuk uyuşmazlıklarıdır. Taraflar arasında uyuşmazlık çıktığından söz edilebilmesi için, taraflardan birinin diğer tarafa karşı alacak, tazminat ve işe iade gibi bir hak iddiasında bulunması, bunu ileri sürmesi; ancak karşı tarafın bu iddia ve talebi kabul etmemesi sonucunda kendi aralarında anlaşamamış olmaları gerekir.

Örneğin; henüz iş sözleşmesinin sona ermediği durumda, taraflar arasında kıdem tazminatına ilişkin bir uyuşmazlık bulunmadığından, kıdem tazminatına ilişkin 6325 sayılı Kanun anlamında bir anlaşmanın varlığından da söz edilemez (Dairemizin aynı yöndeki 2021/12911 E., 2022/1387 K. sayılı kararı). Yine işçinin fazla çalışma alacağının ödenmesi yönünde bir talepte bulunmadığı ya da yapılmak istenen ödemeyi reddetmediği; bir diğer ifadeyle taraflar arasında bu konuda henüz bir uyuşmazlık çıkmadığı hâlde, başlatılan arabuluculuk faaliyeti sonunda düzenlenen son tutanak veya anlaşma belgesi de geçerli kabul edilemez.

Diğer yandan, 6325 sayılı Kanun'un açıkça hukuk uyuşmazlıklarının çözümü için öngördüğü bu yöntemin amacına uygun kullanılması gerekir. Bir hakkın amacına aykırı kullanılması, bütün hukuk sistemlerinde olduğu gibi 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 2. maddesine göre de hakkın kötüye kullanımı niteliği taşır. Bu nedenle arabuluculuk, iş sözleşmesinin sona erdirilmesi ve feshin sonuçlarına ilişkin muhasebe işlemlerinin yapılması için bir araç olarak kullanılamaz. Başka bir anlatımla; arabuluculuk sistemi, iş sözleşmesinin sona erdirilmesi veya iş sözleşmesinden doğan alacaklara ilişkin ödeme belgelerinin düzenlenmesi amacıyla kullanılacak bir yöntem değildir. Belirtmek gerekir ki ortada bir uyuşmazlık bulunmadığı hâlde, iş sözleşmesinden doğan borcun ifasına yönelik işlemlerin arabulucu önünde yapılması gerekmez. Salt ödemeyi belgelendirmek amacıyla yapılan bu uygulama, bir uyuşmazlığı çözmeye yönelik bir yöntem değil; aksine işverenin borcu ifa işlemine, arabuluculuk anlaşma belgesi niteliği kazandırmak amacıyla başvurduğu bir yöntem olarak değerlendirilmelidir.

Unutulmamalıdır ki Türkiye Arabulucular Etik Kuralları'nın (Etik Kuralları) 5. maddesinin 6. bendi uyarınca arabulucu da, arabuluculuk sürecinde arabuluculuktan başka bir uyuşmazlık çözüm yöntemini yürütemez. Arabuluculuk mevzuatından kaynaklanan avantajları kullanmak amacıyla herhangi bir çözüm yolunu arabuluculuk olarak adlandıramaz. Esasen arabulucunun görevi de taraflar arasında mevcut bir uyuşmazlığın bulunmasına bağlı olup, ortada 6325 sayılı Kanun'un 1/2 hükmü anlamında somut bir uyuşmazlık yoksa arabulucu, Etik Kuralları gereğince, arabuluculuk faaliyetini sürdürmemelidir.

Hiç kuşkusuz arabulucu önünde yapılan anlaşmada, ibraya ilişkin 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (6098 sayılı Kanun) 420. maddesinin uygulanması mümkün değildir. Aksi kabulde arabulucu önünde tarafların anlaşması imkânsız hâle gelir. Nitekim 6325 sayılı Kanun'un 18/5 hükmünde arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılması hâlinde, üzerinde anlaşılan hususlar hakkında taraflarca dava açılamayacağı öngörülmüş olup, buna göre ibraya ilişkin düzenlemelerden hareketle arabuluculuk anlaşma tutanağının geçerliliği değerlendirilemez (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 07.02.2022 tarihli ve 2022/436 Esas, 2022/1380 Karar sayılı kararı).

Ancak bu kabul şekli, sadece usulüne uygun gerçekleştirilmiş olan bir arabuluculuk faaliyeti sonunda düzenlenen bir son tutanak veya anlaşma belgesinin varlığı hâlinde mümkündür. Çünkü ibraya ilişkin hükümlerin emrediciliği karşısında, bu hükümleri devre dışı bırakacak bir anlaşma belgesinin de Kanun'un öngördüğü kurallar çerçevesinde yürütülen arabuluculuk faaliyeti sonunda düzenlenmiş olması gerekir. 6325 sayılı Kanun'un 18/5 hükmü kapsamında bir anlaşma söz konusu değilse, somut olayın özelliğine göre, 6098 sayılı Kanun'un 420. maddesindeki koşulların veya ifaya ilişkin hükümlerin göz önünde bulundurularak sonuca gidilmesine bir engel bulunmamaktadır.

Somut uyuşmazlıkta; taraflar arasında davalı işverenin başvurusu üzerine 06.01.2022 ve 17.01.2023 tarihlerinde ve yine 09.01.2019, 04.03.2020 tarihlerinde ihtiyari arabuluculuk görüşmeleri yapılmış ve anlaşma belgeleri düzenlenmiştir. Taraflar arasında yapılan 05.01.2022 tarihli görüşme sonucunda kıdem tazminatı için 4.000,00 TL, 17.01.2023 tarihli görüşmede kıdem tazminatı için 5.500,35 TL, hangi alacağa ilişkin olarak yapıldığı belli olmayacak şekilde 09.01.2019 tarihli görüşmede 5.400,00 TL, 04.03.2020 tarihli görüşmede 4.250,00 TL ödenmesi konusunda anlaşılmış ve ihtiyari arabuluculuk anlaşma belgesi düzenlenmiştir. Davacı işçi tarafından belirtilen tarihlerde 4 farklı arabuluculuk görüşmesi yapılmış ise de; davacının davalı işyerindeki çalışması 07.06.2016 tarihinden 04.03.2023 tarihine kadar kesintisiz devam etmiştir. Dosya içerisinde bulunan 04.03.2023 tarihli istifa dilekçesinde, davacının işyerinden kendi isteği ile istifa ettiği ibaresinin yazılı olduğu görülmektedir.

Yukarıda açıklanan ilke ve esaslara göre somut olay değerlendirildiğinde; anlaşma belgesine konu edilen alacaklar bakımından, arabuluculuk süreci başlamadan önce taraflar arasında uyuşmazlık çıktığına yönelik herhangi bir delil mevcut değildir. Ayrıca, davacının çalışmasının 04.03.2023 tarihine kadar kesintisiz devam ettiği, uyuşmazlık konusu anlaşma belgelerinin tamamının iş sözleşmesi devam ederken düzenlendiği dosya kapsamından anlaşılmaktadır. Bu durumda 09.01.2019, 04.03.2020, 06.01.2022 ve 17.01.2023 tarihli anlaşma belgelerinin 6325 sayılı Kanun'un 18/5 hükmü bağlamında geçerli birer arabuluculuk anlaşma belgesi niteliğinde olmadığı açıktır. Mahkemece anlaşma belgelerinin geçerli olduğu sonucuna varılarak, anlaşılan hususlar hakkında dava açılamayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesi hatalıdır.

Şu hâlde ihtiyari arabuluculuk anlaşma belgesi olarak düzenlenen belgelerin geçersiz olduğu belirlendiğine göre davacının alacak davasına konu talepleri bakımından tüm dosya kapsamı dikkate alınarak ayrı ayrı değerlendirme yapılmak suretiyle oluşacak sonuca göre bir karar verilmelidir.

Öncelikle davacının hizmet süresi kesintisiz ve bir bütün olarak kabul edilmeli, kıdeme bağlı haklar bakımından buna göre değerlendirme yapılmalıdır. Diğer taraftan kıdem tazminatı bakımından, dosya kapsamındaki 04.03.2023 tarihli istifa dilekçesi değerlendirilmeden sonuca gidilmemelidir. Dosya kapsamındaki mevcut delil durumuna göre davacı, iradesi fesada uğratılarak istifa dilekçesi alındığını ispat edememiş ise de dilekçenin kendisine ait olmadığını ileri sürmüştür. Bu durumda Mahkemece 04.03.2023 tarihli istifa dilekçesindeki imzanın davacıya ait olup olmadığı belirlenmeli, şayet istifa dilekçesindeki imza davacıya ait ise iş sözleşmesinin istifa ile sona erdiği kabul edilerek kıdem ve ihbar tazminatı alacağının reddine karar verilmelidir.

Davacının yıllık ücretli izin talebi bakımından da davacının çalışma süresinin aralıksız ve bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiğinde tereddüt bulunmamaktadır. Ayrıca iş sözleşmesi sona ermediği hâlde yıllık ücretli izin hakkının arabuluculuk anlaşma belgesi ile paraya tahvil edilmesinin mümkün olmadığı da açıktır. Bu nedenle dosya kapsamındaki delillere göre davacının toplam çalışma süresine göre hak kazandığı yıllık ücretli iznini kullanıp kullanmadığı belirlenmeli, varsa ödemeler mahsup edilerek hesaplanan yıllık ücretli izin alacağı hüküm altına alınmalıdır.

Fazla çalışma, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil alacakları yönünden ise, 09.01.2019, 04.03.2020, 06.01.2022 ve 17.01.2023 tarihli anlaşma belgelerinin geçersiz olması karşısında, dosya kapsamındaki deliller değerlendirilerek sonuca gidilmelidir. Özellikle davacı tanıklarının davacı ile birlikte çalıştığı dönemler de dikkate alınarak, davacının söz konusu alacaklara hak kazanıp kazanmadığı yöntemince belirlendikten sonra varsa yapılan ödemeler mahsup edilerek hesaplanan alacaklar hüküm altına alınmalıdır.

Eksik inceleme ile yazılı şekilde karar verilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.

VI. KARAR

Açıklanan sebeplerle;

  1. Temyiz olunan, İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA,

  2. İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA,

Peşin alınan temyiz karar harcının istek hâlinde ilgiliye iadesine,

Dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine, bozma kararının bir örneğinin kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,

05.05.2025 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.